Siyaset

Demokrasi inancı-1

James W. Ceaser · 06.01.2006 · 2 görüntülenme

Dünyanın en umulmadık bölgesinde yepyeni bir demokrasi dalgasının çalkantıları göze çarpıyor: Ortadoğu/Orta Asya. Afganistan, Irak, Filistin bölgesi ve Lübnan'daki seçimler ile Mısır'daki liberalleşmenin ayak sesleri, giderek güçlenen demokratik reform isteğinin somut belirtileri. Her ne kadar başarı şansı belirsizliğini korusa da (yükselen demokrasi dalgalarının kırılması daha önce de yaşanmıştı) bütün gözlemcilere göre, sonucu, kısmen de olsa inanç ile siyaset arasındaki etkileşimden kaynaklanan devasa zorlukların aşılıp aşılamayacağı belirleyecek. Bölgede dinin, özellikle de İslam'ın kaydadeğer bir etkisi var. Dolayısıyla dine belli bir yer verilmeksizin hükümetler ile toplumlar arasında doğal bir uzlaşma sağlanabileceğini tahayyül etmek bile olanaksız. Bununla birlikte ne gariptir ki Batılı aydınlar, bu konunun çeşitli boyutunu bırakın doğru dürüst incelemeyi, açık açık tartışmaktan bile kaçınagelmişlerdir. Bu, kısmen, söz konusu aydınların, inancın Batılı toplumlardaki rolüne odaklanmalarından ve dindar kesimlerin Amerikan siyaseti üzerindeki giderek artan etkisini görmezden gelmeye çabalamalarından kaynaklanıyor. Ortadoğu'da olup bitenlerin öneminden ötürü, bu kafa karışıklığına daha yakından bakmakta yarar var. İtici güç Irak Demokratikleşme yönündeki mevcut dalganın itici gücün böyük bölümü Irak'tan geliyor. Irak, halihazırda demokrasi çabasının en zor koşullarda yürütüldüğü ülke. Irak'ta Ocak 2005'te yapılan ilk seçimlerde din temelinde siyaset yapan Dava Partisi'nin zafer kazanması, İslam'ın ülkedeki siyaset kültürü üzerindeki önemini gözler önüne serdi. Irak toplumunun diğer kesimleriyle birlikte dini unsurlar geçen hafta yeni demokratik bir anayasanın hazırlanmasıyla sonuçlanan uzun sürecin idaresinde de işlevsel bir rol üstlendi. Ortadoğu'da inancın siyasetteki öneminin bir diğer göstergesi de, bölgenin oturmuş tek demokratik Müslüman ülkesi olan Türkiye. Türkiye'deki iktidar partisinin (AK Parti ya da Adalet ve Kalkınma Partisi) dinsel güçlerle sıkı ilişkileri var. Türkiye'deki pek çok kişiye göre, yarattığı sorunlar her ne olursa olsun, dinsel bir partinin hükümette bulunması, 20'nci yüzyıl başlarındaki katı laiklik uygulamasını izleyen bir normalleşme sürecinin başlangıcını temsil ediyor. AK Parti'nin onanması, İslami kesimlerin siyasi sistemle bütünleştirilmesinin önünü açabilir. Bu da söz konusu kesimlerin, bir zamanların Batı Avrupa ve Latin Amerika'sının hayli etkinlik kazanmış Hıristiyan Demokratları gibi siyasete katılmalarını sağlayabilir. "Din sorunu"na ilişkin kaygı, demokrasinn bölgedeki geleceğine ilişkin Batı kaynaklı değerlendirmeleri öteden beri etkilemiştir. Batı'nın sorunlu Hıristiyanlık deneyiminin de ışığında, analistler, bir çifte tehlikeden ürkegelmiştir: Dinin siyasete dahli (namı diğer teokrasi) ve mezhep çatışması. Doğrusu her iki sorun da İslam dünyasında varlığını sürdürüyor ve özellikle de Irak örneğinde belirginleşiyor. Bu ülkede bir yandan Mukteda el Sadr liderliğindeki teokratik hareketin hunharlığı, öte yanda Sünnilerin Şiilere saldırıları, Arap Hıristiyanlara tacizleri göze çarpıyor. Bu mezhep çatışmasının tıpkı İrlanda'da olduğu gibi çeşitli kökleri var, ancak ateşi körükleyen din. 18'inci yüzyıl düşünürlerinden David Hume'un gözlemlediği gibi, "her mezhep yalnızca kendi iman ve ibadetinin Tanrı katında makbul olduğundan en ufak bir kuşku duymadığı için, birçok mezhep doğal olarak birbirlerine düşman kesiliyor ve birbirlerine en korkulası ve en gaddar insani tutkuyla, yani kutsal kin ve vahşetle saldırır." Bununla birlikte Batı'nın İslam'a ilişkin kaygısının kökleri, bir zamanlar Hıristiyanlığı da etkilemiş benzer sorunlardan daha derinlere uzanıyor. Bazılarına göre İslam, Hıristiyanlığın tersine, özünde bir kılıç dinidir ve dünyayı fethine adanmıştır. Suriye kökenli saygın Alman bilim adamı Bassam Tibi bu görüşü açıklarken şöyle yazmıştı: "Müslüman olmayanlar din değiştirmeyi kabul etmezse Müslümanlar onlara savaş açmakla yükümlüdür... Müslümanlar, savaş yoluyla genişlemenin bir saldırganlık değil, barışa giden yolda İslam'ı yaymak için Kuran'ın emrettiği bir gerekllik olarak görür." Eğer bu doğruysa, İslam fanatiklik ve hoşgörüsüzlük tohumları ekmeyi hep sürdürecek demektir. Bazılarına göre de İslam hukukunun (şeriat) kapsamlılığı, dinin denetimi dışında bir siyasal yaşam oluşumuna ya çok kısıtlı 'alan' bırakmakta ya da hiç bırakmamaktadır. Bu nedenle, çoğu, İslam ile liberal demokrasi arasında doğal bir bağdaşmazlık bulunduğuna inanır. Sonuç olarak, dünyanın bu bölgesinde demokratik gelişme açısından fazla bir şey beklenmemelidir. Bu yaygın teokratik kaygılara ek olarak bir de daha yakın geçmişe ait, dumanı hâlâ tüten bir olgu var: Batı'nın liberal demokrasilerine karşı saldırılar düzenleyen güçler, ideolojilerini İslam'ın bir versiyonuna dayandırmıştır. İran'da Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleştirilen 1979 devriminden, Afganistan'da Taliban rejiminin oluşturulmasından ve nihayet Kaide'nin kurulmasından bu yana, 'Büyük Şeytan'a (Amerika) lanetler yağdıran dindar kitlelerin görüntüsü, Batı'nın zihnine adeta kazınmıştır. Bu düşmanı 'terörizm'den daha kesin bir tanım içine yerleştirme arayışı çerçevesinde Batı'da birçokları "İslami köktendincilik" tanımını uygun bulmuş ve benimsemiştir. Bu dini esinli hareketlerin yarattıkları tehditler, Batı'nın dış politikasının idaresini de güçleştiriyor. Eğer karşı karşıya bulunulan en büyük tehlike populist dinsel köktencilik ise ve eğer demokrasi kapılarının açılması bu köktenci güçleri siyasete katılıma davet etmek anlamına geliyorsa o zaman çoğu kişinin aklına takılan soru da şu olur: Ne diye demokrasi için bastıralım? Sonuç pekâlâ 'tek adam, tek oy, tek fırsat' olabilir; tıpkı 1991'de Cezayir'de olduğu düşünüldüğü gibi. İslamcı Selamet Cephesi (FIS) genel seçimlerin ilk turunu kazanmış ve daha ilk günden teokratik bir rejim kuracağını ilan etmişti. İkinci tur iptal edilmiş ve çoğu Batı ülkesi ses çıkarmamıştı. Bu ikilem, Batı'nın bölgede demokratik reforma yaklaşımının 'ılımlı' otokratları desteklemekten tiranlıklara göz yummaya kadar varan bir garabete dönüşmesine yol açmıştır. Çoğuna göre Ortadoğu, teokrasiye çalan popülist köktencilikler ile köktencilik karşıtı otokrasilerden oluşan iki uç arasındadır. Doğru dürüst bir liberal demokrasi seçeneği (halk tarafından seçilen ve belirli düzeyde siyasal ve bireysel özgürlük tanıyan hükümetlerin yönetimi) erişilmesi olanaksız bir hedeftir. Dış politika analisti Fareed Zakaria'ya göre, günümüzde bölgede özgürlükçü demokrasilere doğru gelişmenin önünde bir 'İslami zaaf' söz konusudur; "Bugünün Arap dünyası otokrat devletlerle özgürlüksüz toplumlar arasında sıkışıp kalmıştır ve bu iki yapı da liberal demokrasinin kök salmasına elverişli değildir." Bölgenin otokrat yönetimleri, nice zamandır Batı'nın köktendincilik korkusunu istismar etmiş, kah Batı'dan para ya da ödün koparmaya çalışmış kâh zalimliklerine göz yumulmasını istemiştir. Batılı siyasi liderler, bu tür oyunlara geldiklerini pek nadir kabul ederler, ama işin içinde bulunanlar bir zamanlar dışişleri bakanlıklarının koridorlarında (bazılarında hâlâ da duyulmaktadır) dolaşan şöylesi fısıltılarını iyi bilir: Saddam'dan hiç hoşlanmayabilirsiniz, ama gene de köktendincileri iyi sindirmişti doğrusu. Bazı çevrelerde aynı bahane Suriye'deki Esad yönetimi için de dile getirilir. Benzer nedenlerle birçok Batılı dış politika kurumu İslam'ın Şii mezhebine karşı özel bir nefret beslemektedir, çünkü İran devriminden bu yana yaşananlar, Şiilerin Sünnilerden çok daha tehlikeli olduğu inancını yerleştirmiştir. Bu yüzden de realistlerin pek çoğu, Suudi Arabistan'da devlet mezhebi olarak kabul edilen Vahabiler gibi köktendinci bazı tarikatları bulunmasına karşın, Sünni güçlerle işbirliğini tercih etmektedir. Bütün bu süreç içinde, Batılı aydınlar ve gazeteciler, alışageldik fırsatçılıklarını sergileyerek zaman zaman Amerika'yı petrol çıkarları uğruna otokrat yönetimlerle iş yapmakla suçlamış, zaman zaman da istikrarsızlık yaratma pahasına bölgedeki demokratik hareketleri desteklediği için safdillik ya da ütopyacılıkla eleştirmiştir. (ABD'deki Virginia Üniversitesi'nde öğretim üyesi, ABD dergisi, 17 Kasım 2005) Yarın: Önce kendimize bakalım RadikalAkt:F.D   

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.