Siyaset

BUSHUN AVRUPADA GÜNDEMİ, ORTA-DOGU

Alixan Aras · 22.07.2005 · 2 görüntülenme

Hariri suikastı ile ısınan orta doğu kazanında Suriye ve İran gündemde kalmaya devam ediyor. 15 şubattan bu güne Suriyenin Lübnandan çekilmesi için baskılar gittikçe yoğunlaşmakta. Bilindiği üzere, Haririnin ölümünden sonra ABD ve Fransa, Suriyenin Lübnandan çekilmesi için çağrıda bulundu. Ayrıca, Hariri suikastı için uluslararası bir ekip tarafından araştırma yapılması yönünde çağrı yapıldi.

26 şubat 2005te 3 kişilik BM ekibi Lübnana gelerek Hariri suikastının kimler tarafından gerçekleştirildiğini araştırmaya başladi.

Bir ay içinde Suriyenin bu suikasttaki rolünü ortaya çıkartmaya çalışacak bu ekip, ABDnin taleplerine cevap vermek zorunda. Bu arada 25 şubatta Tel Avivde bir diskotek girişinde gerçekleştirilen intihar saldırısı sonucunda 4 İsrailli öldü ve 30a yakın kişi taralandı. Bu saldırı sonucunda 4 aydır süren Filistin- İsrail ateşkesi tehlikeye girdi. Yapılan açıklamalar sonucu saldırının İslami Cihad tarafından gerçekleştirildiği görüldü. İslami Cihad yönetici kadrosunun Şamda olması nedeniyle de İsrail bu saldırının Suriye tarafından organize edildiğini ileri sürmüştür.Bunun haricinde Saddam Hüseyinin üvey kardeşinin yakalanma haberi 27 şubatta ajanslara geçmişti. ABDnin Saddam rejimini devirdikten sonra aradığı 51 kişilik listede 36. sırada olan Irak istihbarat teskilatinin şefidir. ABDnin iddalarına göre Iraktaki gerilla hareketini Suriye üzerinden yöneten ve finanse eden bu kişidir.

Belirsizlik durumu Suriye üzerinde şüpheler yoğunlaştırmaktadır. Bu süre içinde Beyrutta Suriyenin Lübnandan çekilmesi için gösteriler süreklilik kazanma eğilimindedir. Lübnandaki muhalefet, Ukranyayı örnek alarak Suriye askerileri Lübnandan çekilene kadar gösterilere devam edilmesine karar vermiştir. Hükümetin gösterileri yasaklamasına rağmen 27 şubata bir insan zinciri oluşturularak gösterilere devam edilmiş ve eylemlilikler devam etmektedir.
Mayıs ayında yapılacak Lübnan seçimleri Suriyenin başını ağrıtacak diğer bir konudur. Zira seçimlerin en önemli tartışma konularından birisinin Lübnandaki Suriye askerleri olacağı açıktır. Özellikle ABD bu konunun gündemde kalması için uluslararası planda ve Lübnanda çalışma yapmaya devam edecektir.

28 şubatta Lübnan parlementosunda istenen güven oylaması sırasında Suriye yanlısı Lübnan başbakanı Ömer Karame istifa etmiştir. İstifa sonrasında, seçimler hangi hükümetle gidileceği tartışma konusudur. Suriye yanlısı Karame hükümeti istafa etmesine rağmen, muhalefet partileri ortak bir cephe ve koalisyon kuramadıklarından, seçimlere Karamenin olusturduğu yeni hükümetle gidilmesine karar verilmistir. Beyruttaki gösteriler süreklilik kazanmış ve göstericiler Suriye askerlerini geri çekene kadar gösterilere devam edeceklerini açıklamışlardır.Ama diğer taraftan, Lübnannin en kalabalık etnik topluluğu olan Siiler ve onların temsilcisi Hizbullah ise Suriye yanlısı gösteriler düzenlemekte ve ülkede iki kutuplu bir yapı istikrar kazanmıştır.

ABD başkanı Bush 20-24 şubat arasında 2. dönem başkanlığından ve Irak müdahalesinden sonra Avrupaya ilk ziyaretini yapmıştır. Bu ziyareti sırasında, Belçika başbakanı, Fransa başkanı Chirac ile özel görüşmeleri Brükselde yapmış ve NATO zirvesine katıldıktan sonra ilk defa AB komisyonu toplantısına da iştirak etmiştir. Devamında Almanyada ABD birliklerini ziyaret ederek, Almanya başbakanı Schorder ile bir görüşme yapmıştır. Gezisini Slovakyanın başkenti Brastilava ziyareti ve Rusya başkanı Putin ile yaptığı görüşme ile bitirmiştir. Bu dört günlük gezinin konusu esas olarak Irak, Suriye, İranın nükleer silah edinmesi ile Filistin İsrail sorunu teşkil etmiştir.

Hatırlanacağı üzere, ABD Iraka müdahale etmeden önce BMden bir karar çıkarttırmıştır. Bu müdahaleye, başını Fransa ve Almanyanın başını çektiği ve Rusyanın Paris Berlin aksına katılması ile ABD ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Türkiyenin NATO tarafından savunulması için gereken karar 1 haftayı aşkın tartışma, diplomasi faaliyetleri ve baskı sonucu alınabilmiştir. Bu durum NATO kurulduktan bu güne kadar yaşanmış en ciddi kriz olarak tarihe geçmiştir. Bu süreçte Avrupada ABD müdahalesine karşı ciddi bir ayak sürüme gözler önüne serilmiştir.

Bush Iraka müdahalenin ardından gerekli düzenlemeleri yaparak Avrupa ile yaşanan gerginliği bertaraf etmek ve Avrupayı Orta-Doğudaki sürece katabilmek için bu ziyareti gerçekleştirmiştir.

Bush öncelikle NATO ve ABDye ev sahipliği yapan Belçika başbakanı ile görüşerek, bu ülkenin Irak, Suriye Filistin ve İrana yönelik politikalarını kendi lehine etkilemek için kulis yapmıştır. Devamında , Fransa başkanı Chirac ile özellikle Suriye ve Lübnan özelinde yoğunlaşarak, Fransanın desteği ile Lübnan ve Suriyeyi büyük orta-doğu projesindeki rollerine göre yeniden düzenlemek. Yani Suriyenin Lübnandan askerlerini çekmesi ; bu iki ülke iktidarının ABD politikalarına uyumlu hale getirilmesidir. Yalniz bu bölgede tecrübe sahibi olan Fransa devre dışı bırakıldığında ABDnin buradaki hegemonyasının uzun sürmeyeceği kaygısı, Fransa ile olan soğukluğun giderilmesini gerektirmektedir. Zira Fransa Iraka müdahale sırasında Almanya ve Rusya ile ABD karşıtı bir cephe oluşturduğundan Lübnan ve Suriye gibi eski Fransa sömürgesi ülkelerde Fransanın direk işbirliği içinde olmadığı bir politikanın başarı şansının az olacağı açıktır. Çünkü Fransa enerji yönünden dışa bağımlı ve hızla gelişen Çin ve Orta-Doğuya yönelik terihi emelleri olan rusya ile işbirliği geliştirerek ABD politikalarını boşa çıkarma potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla Fransanın bu ülkelere yönelik politikalarda söz sahibi olması gerekmektedir .Filistin İsrail sorununa gelince : Arafatın Fransada öldüğü hatırlanacak olursa Fransanın bu çatışmanın çözülmesinde oynayacağı bir rolü olduğu açıktır. Saddamın devrilmesinden önce dünyanın 4. büyük petrol şirketi olan Totalin Irakla 40 milyar dolarlık bir anlaşma yapmışti ve Fransanın Irak pazarindan ve petrol pastasindan pay istediği görülmektedir.

Anlaşılacağı gibi Bush ve Chirac arasında bir anlaşmaya varıldığı ve Fransanın Irakta polis teşkilatının yeniden oluşturulmasısına maddi ve teknik yardımda bulunma karşılığında ne elde ettiği açıklanmamıştır. Neticede ABD ile Fransa arasında bölge politikaları için minimumda bir anlaşmaya varılmıştır.bu anlaşma her ne kadar sağlam ve kalıcı olmasada Suriye ve Lübnan konusunda ABDnin Fransayı denklem dışında tutamayacağı Filistin İsrail sorunu konusunda sınırlı bir rol oynayacağı ve Irak konusunda ise tartışmaların devam edeceği ortadadır.

Bushun Almanya ziyareti kendi askeri birliklerini ziyaret etmesi dışında, Almanyanın Iraktaki sürece katılmasını sağlamanın dışında, bu ülkenin İran politikalarını ABD politikalarına uyumlu hale getirmek amacıyla yapılmıştır. Zira ABD politikalarında İran önemli bir engel teşkil etmektedir. Bilindiği üzere 1979da Şahın devrilmesi ve mollaların iktidara gelmesinden bu yana, İran ABDnin denetiminden çıkarak muhalif bir devlet haline gelmiştir. ABD bu rejimi destabilize etmek için Saddamın İrana saldırtmış ve bölgede 1 milyondan fazla kişinin ölümüne, milyarlarca doların heba olmasına neden olan ve 8 yıl süren bir bölgesel savaşı proveke etmiştir. 1980lerin sonunda SSCBnin dağılması, Afganistan savaşı ve bölgedeki belirsizliklerden dolayı İrana karşı izolasyon ve yalnızlaştırma politikaları uygulanmıstır.

Afganistana müdahaleden sonra ABD Rusya Kafkas ülkeleri ve Orta Asya Türki cumhuriyetleri ile direk ilişki kurup işbirliği anlaşmaları çerçevesinde asker bulundurmaya başlamıştır : Özellikle Rusya ile Çeçenistanda Rus politikalarına göz yumması için İrana yönelik daha saldırgan politikalar uygulamanın yolları açılmıştır. Irak müdahalesinden sonra İran ABD ile dirak komşu olmuş ve ABD müttefikleri ile kuşatılmış durumdadır : Ama İran 70 milyon nüfusu 1.600.000 kilometrekare yüzölçümü, tarihte sömürgeleştirilememiş kimliği, otonom silah sanayi ve güçlü ordusu nedeni ile Irak kadar kolay bir yem olmayacaktır. Ayrıca nükleer enerji ve nükleer silaha sahip olmak için uzun yıllardır hazırlık yaptığı biliniyor. Tabi Irakın başına gelenlerden ders çıkartmış olduğuda çabası. Hatta bu dersler sonucu İranın nükleer tesislerini ülkenin hemen hemen tamamına yaydığı görülüyor.

Nükleer enerji ve atom bombası söz konusu olduğunda bu teknolojiye sahip olan ülkelerin sınırlı olması ve bu ülkelerin çoğunun ABD müttefiki olmaları nedeniyle ABD Rusya İran ilişkilerini yakın takibe almıştır.

Iraka yapılan müdahaleden sonra İran ABDnin baskıları sonucu Viyanadaki uluslararası atom ajansının baskılarına maruz kalarak atom bombası üretmediği ve kurduğu tesislerin elektrik enerjisi üretmek amaçlı olduğunu kanıtlamak zorunda idi. Ayrıca İran uluslararası atom enerjisi ajansının düzenli kontrollerini kabul etmesi gerekmekteydi. Bu kontroller İranı çok rahatsız etmiş ve İran sorun çıkartmıştı. Kontrollerde arabuluculuk yapan AB bu sorunu bir müddet ertelemiştir.

Iranın nükleer tesislerinin 10 ay içinde üretime başlayacak olması ABDnin İran karşıtı kampanyasına hız vermesine sebep olmuştur. Üstüne üstlük Rusya İrana gereken zenginleştirilmiş uranyum satmayı, Bushun Brastilavada Putin ile yaptığı görüşmeden sonra 27-02-2005 de imzalanan anlaşmaya göre, kabul etmiştir. Tabi ABDnin dayattığı kullanılan uranyumun geri alınması şartıyla bu anlaşma imzalanmıştır. Yani Bush Putin görüşmesi iki ülke arasındaki çelişkilerin çözülmesini sağlamamış ama bir minimumda anlaşılmıştır. Tabi bu nazik denge durumu, orta-Doğuda çıkar çatışmalarından etkilenecek ve bu iki gücün çatışmasına neden olabilecektir.

Sonuç olarak Orta-Doğu tek kutuplu hiper hegomonik bir gücün yalnız başına yutabileceği bir lokma değildir. Orta-Doğu tarihi bunu teyit etmektedir. Bu bölgenin ve tüm dünyanın efendisi olmaya soyunan Büyük İskender burada ölmüş ve Orta-Doğuya yem olmuştur. Bu gerçekliğin farkında olan ABD Bushun bu son Avrupa ziyareti ile AB, Fransa , Almanya ve Rusyayı politikalarına ortak etmek için bazı adımlar atmıştır. Fakat bölgenin çok komplike bir yapıda olması, yaklaşık 100 yıldır uygulanan politikalarla bu durumu daha da komplike hale gelmesi ve ağırlaşması nedeniyle yapılan anlaşmalar çok nazik dengeler üzerine kurulmuş olup her an bozulma potansiyeli taşımaktadır.

ABDnin Suriye ve Lübnana yönelik politikalarında, Fransa öncelikle hesaba dahil edilen bir güç iken, Rusya ikinci plandadır.

İrana gelince Rusya ön plana çıkarken Almanya ikincil planda kalmaktadır. Uzun vadede Çin ve entegrasyonda yol almış bir ABde bu bolgede söz sahibi olacaktır. Bu dışsal faktor ve emperyalist güçlerin çatışmaları dışında Orta-Doğu pasif bir durumda değildir.

Bir bölgenin veya ülkenin kaderinde zaman zaman dış faktörler belirleyici olsada esasta ve uzun vadede iç faktörler belirleyicidir. İç faktörler söz konusu olunca halkların mücadelesini esas almak gerekmektedir. Bölge halkları içinden en fazla haksızlığa uğrayan kürt halkı, aynı zamanda bölgenin en dinamik halkı durumundadır. Özellikle bölgedeki statükodan en fazla zararlı durumda olan kürt halkı bu müdahaleyi kendi lehine çevirmede en avantajlı konumdadır. Bundan dolayı kürt halkı kendi ulusal birliğini sağlayıp yıllardır maruz bırakıldığı haksızlıklara kendi kaderlerini tayin ederek son vermelidir. Yalniz bunu yaparken büyük güçlerin enstrümanı haline gelmemeye dikkat ederek yeni haksızlıklara neden olmaktan kaçınılmalıdır.
Ahmet Alim
Ekonomist

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.