BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Selam Ay · 05.02.2006 · 2 görüntülenme
Osman Öcalan uluslar arası soğuk savaşın biçim değiştirdiğini, uzlaşma ve ittifaklar yoluyla gelişmeye evirildiğini söylüyor. Kürtlerin soğuk savaş koşullarını aşamadığına vurgu yapıyor. İşin Türkçesi Kürtler hala birbirlerini zayıflatarak bu gelişmeyi sağlayacaklarını düşünüyor diyor. Bu süreci değerlendirirken de PKK’ nın tasfiyeci tutumundan, Türkiye’deki yasal Kürt partilerinin durumuna kadar işi götürüyor. Bunların devrimci çizgiden uzaklaştığını. PKK’nın içinde bulunduğu durumdan yararlanarak gelişmek isteyen bazı partilerin bundan medet umduğunu belirtiyor. Bunun alt okuması da sanırım bu durumun Kürtlerin gelişme çizgisini cüceleştireceği sonucunu bize okutmak istiyor. Evet, bu doğrudur. Hatta biz bu süreci Son Bedirhani ayaklanmasından, Ağrı isyanının sonuçlarına kadar getirebiliriz. Köleleşmiş halkların İktidar olmak için efendilerinden daha despot olabilecekleri, tipik köle kodlanmasının semptomlarını göstermesi olarak da algılayabiliriz. Fakat biz Kürt insanının yüzleştiği bu kaderi değiştirebilecek Kürt Rönesanssının neresinde duruyoruz. O. Öcalan bazı önerilerde bulunurken PKK'nın Stalinist çizgide ısrar ettiğini, demokratik açılımlar yaratmak isteyen güçleri tasfiye ettiğini söylüyor. Bu iddiaya sözümüz yok ancak merak ettiğim şey birkaç yıl önce cephe savaşlarını meşrulaştırarak kurtarılmış bölgeler projesini geliştiren kendisi değil miydi. Bu konuda yüzlerce gerillanın ölümüne sebep olunmamış mıydı? Şiddeti geliştirerek sonuçlar almayı hesaplayan, yanılmıyorsam, bu tutumundan dolayı bu örgüt tarafından yargılanan aynı Öcalan’ın PKK’ yı Stalinist çizgi olarak suçlaması biz Kürtleri ne kadar ikna edecek merak ediyorum doğrusu. Şimdiyse “geçmişte gerçekleşen devrimlerin iç dinamiklere öncelik veren formülünde diretmek, suyun akışının tersine kürek çekmektir. “ diyor. Peki, yıllardır sürdürülen mücadelede Kürdistan’ın bütün parçalarında iç dinamiklerin yarattığı mirasın payı yok mudur? O zaman sizin deyiminizle demokrasi ihraç eden bu kurtarıcıları bekleseydiniz demeden edemiyor insan. Konjöktürel durumların yarattığı fırsatları değerlendirmek başka şeydir, reddettiğiniz bir dünyanın parçası olmak başka şeydir. On binlerce gerillanın ölümü bir yanılsamamıydı. Madem ihraç edilen bir değerler dünyası var, bekleseydiniz o zaman. Koca bir orduyu yöneten siz değerli komutanlar, dünya dengelerinin değişim zincirini çözümleyecek bir öngörüden bu kadar uzak mıydı? Denilecektir ki; o dönemin koşulları bunu öngörüyordu ve bir zorunluluktu. Tutsak Öcalan’ın tutumuyla, özgür Öcalan’ın bu kökten bakışı nedense feodal öngörüyle gelişen bir seyir izliyor. Oysa önder olmanın ilk koşulu geleceği görebilecek birikim ve öngörüye sahip olmaktan geçer. Nedense hayatlarınız tehlikedeyken dünya dengeleri de sizin bu durumunuzla birlikte değişiyor. Hatta bu öyle bir değişim ki tutsak Öcalan’ın ilk tutukluluk haliyle koşulları “hizmete hazır” bir duruma getiriyor.” Demokratik Cumhuriyet projesini geliştiren PKK önderinin birden bire tutuklu haline paralel gelişen bu pragmatik (sistem içi hale gelme durumu da diyebilirsiniz) duruşun, özgür Öcalan’ın demokratikleşme düşüncesiyle paralellik kurmak istememiz kötü niyet olarak mı algılanmalı.(işbirliği demiyorum aynı mantık örgüsü) O. Öcalan “ Müzakereler Özgürlük Antlaşmasıyla Sonuçlanabilir” başlıklı yazısının mantalitesi tutsak Öcalan’ ın öne sürdüğü Kürt sorununun çözüm pratiğiyle aynı parametreleri taşıması, ayrıca özgürlük antlaşmasıyla sonuçlanmasında ne anlaşıldığını bilmek isteriz doğrusu. Özgürlük, kavram olarak uçları geniş olan bir kavram. (Hele son dönem Kürd jargonu açısından) Burada şiddeti bir seçenek olarak düşünmemizden değil elbet, fakat güney konjöktürüne uygun bir stratejik yapıdan mı söz ediyoruz, yoksa Irak’ı işgal eden ABD nin ricasına uygun bir demokratikleşmeden mi. Osman Öcalan’ı tutsak Öcalan’dan ayıran tek fark da sanırım ABD unsuru. Yalnız 30 Kasım görüşme notlarına bakılırsa “ABD’nin PKK ile işbirliği yapabileceğinden söz ediliyor. Eğer Türkiye çözüm için adım atmaz tasfiyeyi dayatmaya devam ederse bu tür şeyler gelişebilir” demesi bu küçük farkı da ortadan kaldırmış görülüyor. Samimiyet isteniyorsa Kürt yapılar arasında bu konu enine boyuna tartışılmalı. Kogra – Gel cinayetleri ancak temiz bir siyasetle aşılabilinir. PDW’ de ne söylediğini bilmeli bence. Siyasal krizini sanırım kendisi de çözebilmiş değil. Uluslar arası dengelere yaslanarak yapılan siyasetle PKK siyaseti arasında bir farkı yok ki. Taleplerin içeriği ve şiddet farkı dışında. Bu durumu Türkiye’de esir edilen önderin durumuyla ABD’ye bağımlı hale gelen PDW nin izlediği siyaset arasında bir durum yüzleşmesi yaşanmıyor mu? Bu konuda yanılmayı çok isterim. Öte yandan Osman Öcalan’ın; PKK’nin kendi dışındaki güçlerin gelişmesine hayat hakkı tanımayan yapılanmasına ilişkin eleştirel bakışı samimiyetten uzak bir yaklaşım. Kendisi bu yapının içindeyken aynı PKK değil miydi? O. Öcalan bunu söylüyorsa o dönemin koşullarını, zorunluluklarını, hatalarını, bugünkü Kürt yapılarına ilişkin önerilerini, içinde bulunduğu PKK sürecinde kendisini de es geçmeden açıklamak durumundadır. Uzlaşma samimiyeti ne yazık ki gerçeklikten uzaktır. Kürd dayanışması her yapının kendini samimi olarak ifade etmesiyle aşılabilir. Keşke o günlerde şimdi söylediği şeylerle yargılansaydı da bugün bunları söyleme hakkına da sahip olduğuna bizler de inanabilseydik. Yıllar önce Aziz Nesin’in Ah Biz Ödlek Aydınlar kitabındaki iyimser aydınlar hikâyesini hatırlıyorum. Fakat bu konuya Kani Yılmazın yazı bahsinde değineceğim. Hüseyin Kaytanın levhalarını okuyunca dilinin altında sakladığı iki hikâyesini anlarsınız Kürtlerin. Ölmeye hazır bir kahramanla, ihaneti yedeğinde taşıyan bir sosyal tarihin iç huzursuzluğu. Sanırım Levhaları levhalar yapanda Hüseyin’in bu kederi içindeki acıyla hissederek yazmış olması olsa gerek. O şiirlerini yazarken PKK tarafından infazı yapılan bir gerillanın kalbini, kalbine “muska” yaparak, şiirin mukkades diliyle yazdı. Hüseyin bunu yazdığında eleştirdiği örgütün de bir parçasıydı. Yukarıda belirtilen kaygılar PDW yi yargılamak değil elbette. Hüseyin Kaytan’ın yazıları dışında, Nizamettin Taş, Halil Ataç’ı ve yukarda değindiğim yazarları okurken. resmi gazete mi yoksa, Tayip Erdoğan hitabetimi fark edemedim doğrusu. Hüseyin Kaytan bu yapının içinde mi bilmiyorum ama yıllardır şiirlerini bir levha gibi taşıyorum kalbimde. Bu oluşumu top yekûn suçlayarak bakılmadığının bilinmesi gerekli.(yazılardan yola çıkarak bir iz sürme girişimi deyin isterseniz) Bugün bunları konuşuyorsak PKK nın yarattığı tarihsel süreçleri de yok saymamalıyız. Buz dağlarının içinden geçen o gerillalar, tarih için ellerindeki buz sarkaçlarıyla emzirdiler yoldaşlarını. Ve biz bugünü konuşuyorsak bunu biraz da onlara borçluyuz. Eğer oradan ayrılınacaksa siyasal bir etiği de es geçmeden yapmalıyız. Geçmiş terk edilip geçilen bir şey değildir. Onunla beraber yaşayacaksak en acımasız eleştirileri kendimize yaparak geçmişin iyi ve kötü değerlerini anlamı olan bir şeye dönüştürebiliriz. Nedendir bilmiyorum Kani Yılmaz Kongra – Gel cinayetlerini yazarken aklıma gelen ilk şey şuydu. Kürtler geri olabilir, Kürtler birbirlerine ihanet edebilir, Kürtler hiçbir halkın katlanamayacağı acılara cesurca da direnir. Ama sanırım bu halk aptal değil. Aklının sınırları 3 saniyelik balık hafızasından ibaret bir halk asla değil. (kamuoyuna başlıklı yazı da işi kurtarmıyor bence.) Oysa PKK ortaya çıkışından bu yana hem kendi içinde hem de kendi dışında iktidarını geliştirirken her yere zoru kullanarak girdi. Süleyman – Bucak çatışmalarının asıl nedeninin ne olduğu aşağı yukarı herkesin malumu. Özgürlük Yolu’ndan, Kawa’ya oradan Halkın Kurtuluşu vb. örgütlere kadar birçok seri cinayeti işlerken siyasetini bu koşullarda geliştirdiği biliniyor. Kendi içinde, Celal Aydın başta olmak üzere, Bozan Aslandan, Çetin Güngör’e kadar işlenen siyasi cinayetler sırasında sizler Avrupa sorumluluğuna, generalliğe kadar yükseldiniz. Yukarda sözünü ettiğim Aziz Nesin kitabı tamı tamına bu körleşmeyi anlatıyordu. Ben o yıllarda bu kitabı okurken şu yazıyı yazacak kadar güdükleşecek bir tartışmanın ortasında bulmak istemezdim kendimi. Kani Yılmaz’ın kaleme aldığı (dibe vurmak ve cinayet işlemek) başlıklı yazıyı okurken sanki yeni bir şeymiş gibi bunu sunması kendi hayatının da bu tehlikeli oyunun içinde yer alması kaygımı öne çıkarıyor. Çünkü kurtlar sağrılarımızı ısırmaya başladı. A... O demeye başlamak sanırım kötü bir ilizyon. Kani Yılmaz’ın yazdıkları yalan – yanlış şeyler değil elbette. PKK çıkışından bu yana siyaseti bu zor yöntemiyle geliştirdi. Bunu geliştirirken de, teorik saptamaları geliştirirken de her dönem kaygan bir zemin izledi. Bugün gelinen nokta eleştirilirken sizlerde günah çıkarmak zorundasınız. Hüseyin Kaytan’ın yazdığı “Kürtlerin bir bağımsızlık stratejisine ihtiyacı var” (ne gariptir ki aynı talebi Kani Yılmazın ‘kamuoyuna’ adlı yazısında da gördüm) başlıklı yazısı enine boyuna tartışılmak zorunda. Kürt ayaklanmalarından bugüne kadar Kürtler hala zebanisiz birbirlerini kaynayan kazanlara atıp duruyorlar. Güneyde gelişen devletleşme çabaları özgür bir Kürdistan hayalinin gerçekleşmesi mi acaba, yoksa Hüseyin Kaytanın belirttiği gibi egemen iktidarın anlayışına her an dönüşebilecek bir tehlikeye işaret edebilir mi. Sanırım bu noktada Kürt guruplarına önemli görevler düşüyor. 90’lı yıllarda Talabani’nin 2000’e doğru dergisinde yaptığı bir röportajda “ABD” onayı olmadan bir Kürt devleti kurulamaz demişti. Öngörüleri büyük ölçüde gerçekleşti. Bunu kısır bir bakışla tanımlamak niyetiyle söylemiyorum. Ancak kuranlar çıkarlarının bittiği yerde yıkabilirler de. Kürt tarihi bunun sayısız örnekleriyle dolu. Gelişme, belki zafer, dünya siyasetinin yarattığı çatlaklardan yararlanılarak gelişir. Kürtler’ in bunu kullanması, ABD’yi tercih etmesi anlaşılabilir bir şeydir. Fakat bugün Kürt yapılara daha büyük görevler düşüyor. Onu devrimcileştirecek, belki ilerde herkesin özgür Kürdistan diyebileceği toplumsal dinamiklere dönüştürecek bir iradeye ihtiyaç var. Eğer şu iktidar tutkumuzdan vazgeçersek kendimizi yıkmanın ilk adımını da gerçekleştirmiş olacağız. QKürt guruplarının tartışmalarını değerlendirerek bir dosya çalışması düşünmüştüm. (Kürtler Ne İstiyor)katkı sunan bir tartışmanın başlangıcı olabilirdi belki. Bazı Kürt gurupların yaptıkları değerlendirmeleri okudukça hatta utanarak okudukça demeliyim. Sadece zebanisiz birbirlerini kaynayan kazanlara atan Kürtler gördüm. Belki başka sefere. Türkiye solu, sol diye Mustafa Kemali algılayan faşist bir kodun içine düşmüşse, Kürtler de AB, ABD ekseninde dolaşan yurtseverlik ve devrimci bir çıkmazı ilericilik olarak algılıyor. AB ve ABD politikalarını bir yarara dönüştürmekten çok geçmişin reddi üstüne kurulu bir anlayış adını siz koyun. Umarım farklı olanlarınız vardır. Selam Ay
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.