BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Akt.B.Ç. · 01.11.2005 · 2 görüntülenme
Gazeteci-yazar Günay Aslan’ın hazırladığı “33 Kurşun” belgesinde konuşan Beşikçi’nin değerlendirmeleri şöyle:''1960 sonları 70 başlarında. 1971 12 Mart rejiminde Diyarbakır sıkıyönetim mahkemesindeki duruşmalar sırasında bilim, resmi ideoloji ve özgür eleştiri kavramıyla ilgili çok daha sağlıklı bilgilere ulaşma sözkonusu oldu. Bilim kavramı çerçevesinde bazı olgular saptamıştım. Bu olguların nasıl ele alındığı, üniversitenin bu olguları nasıl değerlendirdiği konuları üzerinde durmuştum. Bu olgular, örneğin Kürtlerin mecburi iskanı, Türk tarih tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, CHP Programı gibi olgular vardı. 33 Kurşun olayını bu olgulardan biri olarak seçmiştim. Bu olgu üniversite tarafından değerlendirilmiş, nasıl değerlendirilmesi gerekir gibi konular üzerinde düşünmeye çalışıyordum. Bu çerçevede 33 Kurşun'u ele aldım. '33 KURŞUN KÜRTLERE GÖZDAĞIYDI' 1941 yılında İran'ın batı tarafları işgal altında kalmıştı. İran'ın Kuzey kısmı Sovyetler Birliği işgali altında kaldı. Güney kısmı İngiltere'nin işgali altındaydı. Sovyet işgali altında milli hareketler, duygular yükselmeye başladı. Bu sırada sınırda Özalp tarafında Kürtler de kaçakçılık çerçevesinde gidip geliyorlardı. Kürtler de eziliyordu. Ayrıca 1943'te Güney'de de Mele Mustafa Barzani önderliğinde yeni bir Kürt hareketi başladı. Bu hareket de Kuzey Kürtlerini ilgilendiriyordu, etkiliyordu. Benim kanımca Kürtlere bir gözdağı vermek için Mustafa Muğlalı böyle bir hareket gerçekleştirdi. Kürtlere gözdağı vermek önemliydi onun için. 'KÜRT SORUNUNUNDA KİŞİLER ÖNEMLİ DEĞİL'Kürtlere karşı geliştirilen idari-hukuki-adli-cezai yaptırımlarda kollektif bir kabul vardır. 'Şu kişi, bu kişi, cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, milli savunma bakanı...' Kişileri aramaktan çok kollektif kabul üzerinde durmak gerekir. Kürtlere karşı geliştirilen yaptırımlarda böyle bir kollektif yaptırım vardır ve cezai yaptırımlar da kollektif olarak savunulur. Örneğin Demirel başbakan olduğu dönem. O zaman Kürtlere karşı çok yoğun bir devlet terörü estiriyordu. Faili meçhul cinayetler, ormanların yakılması, temel geçim kaynaklarının tahrip edilmesi yoğun bir şekilde gerçekleşiyordu. Böyle bir durumda bu operasyonu yapan kişiler devletten bazı garantiler isterler. "Eğer bizim hakkımızda soruşturma açılmayacaksa bu işleri yapabiliriz" gibi garantiler isterler. Halbuki 1943'te Mustafa Muğlalı böyle bir takibatla karşılaşmış. Bu da 1990'larda bu tür operasyonlar gerçekleştirenler için bir düğüm. Muğlalı sendromunu "Onun karşılaştığı cezai yaptırımla karşılaşmayalım" olarak anlayalım. 'CHP DERİN DEVLETİN ÖNEMLİ BİR UNSURU' Mustafa Muğlalı, Teşkilatı Mahsusa üyesidir. Günümüzün JİTEM'idir. Demirel'in 'Sendromdan kurtulmalıyız' ifadesiyle bu operasyonları gerçekleştirenlere çok geniş yetkiler verildiğini düşünüyorum. Örneğin Abdulkadir Aygan'ın açıklamaları vardı. Ne gibi operasyon yaptıklarını, kaçırdıkları insanları nasıl öldürdüklerini ve nereye gömdüklerini konusunda bilgiler verdi. Fakat bu açıklamalar üzerine en ufak bir soruşturma açılmadı. Demek ki Demirel'in bu ifadesinden sonra bu operasyonları gerçekleştirenlere çok geniş yetkiler verilmiş. CHP derin devletin önemli bir unsuru. Muğla'daki bir işhanına bu ismin verilmesi 1943'te Van'da Kürtlerin katledilmesi olayının tasvip edildiği anlamına geliyor. Ve Kürtlere bunu hatırlatmak olarak değerlendirilebilir. 'Kürtlerin bunu unutmaması gerekir...' Yani Kürtlere bir ihtar! Benim kanımca iadeyi itibardan söz etmek doğru değil. Muğlalı, ordu çerçevesinde hiçbir zaman itibarını kaybetmemiştir. İtibarlı bir kişidir. Türkiye'de resmi ideoloji egemen bir ideolojidir. Sol üzerinde, sağ üzerinde. Çeşitli grupların Muğlalı olayını tasvip eder tarzda davranış göstermesi doğaldır. Çünkü; resmi ideoloji egemendir. Resmi ideoloji, herhangi bir ideoloji değildir. Resmi ideoloji, devletin cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Dolayısıyla bütün siyasal akımların resmi ideoloji çerçevesinde düşünmeleri, tavır göstermeleri doğaldır. Resmi ideolojiyi eleştirdiğiniz zaman bir takım cezai yaptırımlarla karşılaşmanız olasıdır. 'MUĞLALI KÜRTLERİ KURŞUNLADIĞI İÇİN YARGILANMADI'Mustafa Muğlalı'nın yargılanması Kürtleri kurşuna dizdiği için değil... 1930'da şeriatçıları yargılayan mahkemede başkandır. 36 kişi hakkında idam kararı veriliyor ve infaz ediliyor. 1949'da Muğlalı'nın yargılanması, benim kanımca 20 yıl ceza verilmesi 1930'daki olayla bağlantılı diye düşünüyorum. İntikam almak gibi geliyor. Ben de bu düşüncelere katılıyorum. Türkiye demokratik bir ülke değil. Demokratik bir ülke olsaydı Abdulkadir Aygan'ın açıklamaları üzerine muhakkak soruşturma komisyonları kurardı. Bu tür cinayetleri işleyenler hala serbesttir. Uluslararası ilişkileri yönlendiren ilkeler insan hakları, adalet, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar değil. Halen kaba güçtür! Kaba gücü elinde bulunduran ve kullanan uluslararası ilişkilerde haklı sayılıyor. Bu bakımdan devlet terörü uygulayan ülkeler, AB çerçevesinde de ciddi bir engelle kalmıyor. Bu AB'nin iki yüzlü tutumuyla ilgili. 'KÜRTLERE SORUYORUM'... Bir taraftan "terörün insan haklarını tahrip ettiğini" söylüyor, ama öbür taraftan devlet terörüne sınırsız (!) bir destek veriyor. Bu onun "Teröre karşıyız" değerlendirmesini hükümsüz kılan bir süreç yaratıyor. Aslında devlet terörüne karşı da bir tutumu olmalı. 2004 olimpiyatlarına 204 devlet katıldı. Bu 204 devlet içinde nüfusu 50 bin civarında olan devletler bile var. Kürtlere nüfusunuz kaç diye sorsak 40 milyon varız der. Peki niye senin adın yok? Ortadoğu'da 40 milyon halksın. Niye senin Birleşmiş Milletler'de, Avrupa Birliği'nde, Avrupa Konseyi'nde, İslam Kalkınma Örgütü'nde niye senin adın yok? Kürtlerin bunu düşünmeleri gerekir. Örneğin Lüksemburg 350 bin nüfusa sahiptir. AB'nin 25 üyesinden birisidir. Hatta Avrupa Topluluğunun 1960'larda altı üyesinden birisiydi. AB'nin Kürtlere ilişkin bazı kararları var. Şöyle diyor: "Ortaduğa'da bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına karşıyız. Ortadoğu'da sınırların değişimine karşıyız." Bu kararlarda Lüksemburg'un da imzası var. 350 bin nüfuslu Lüksemburg, 40 milyon nüfusu olan Kürdün geleceğini belirliyor. Öyle olmuyor mu? O zaman Kürtlerin bunu düşünmeleri gerekir.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.