Siyaset

BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ VE KÜRD TARİHİ VERİLERİ

Yusuf Bülbül · 29.07.2006 · 1 görüntülenme

 Bu yazı yeni konuları barındıran bir makale olmakla birlikte, tekrar kaygısına düşmeden eski bir makalemden bir bölümünü alıntı yaparak yeniden yorumladım.Seksen üç yıldan buyana Kürd halkı muhtemelen kurulacak olan bir Kürdistan varsayımına göre yaşamlarını düzenleyemezlerdi. Bunu yalnız Kürdler değil dünyadaki hiçbir toplum yapamaz. Esaret altında yaşayan bir toplumun yapacağı bir tek şey var. O da “yapabildiği kadar” toplumsal özelliğini(dil ve kültürünü) korumaya çalışmaktır. Kürdler bunu yaptı. Türkiye gibi ordu-devlet yapılanmasının esareti altında tutulan Kürd toplumunun sıradan insanları -devletin organize ettiği ve benim halkım(Türk)- dediği insanlarla sürekli kavgalı bir şekilde yaşamlarını sürdüremezlerdi. Tam tersi onlarla asgari bir yaşamı sürdürecek zorunlu bir kabullenme, davranış ve eylem şeklini göstermek zorundaydılar. Burada iki farklı toplumsal olgu görülür. İşgal altındaki toplum bir yandan işgalcilerin sıradan insanlarıyla asgari insani ilişkilerde uyum sağlamaya çalışırken, diğer taraftan fırsat buldukça işgalcilere karşı bağımsızlık mücadelesi vereceklerdir. Nitekim Kürdler bağımsızlık haklarını almak için birçok kez ayaklandılar. Dünyadaki hiçbir toplum Türkiye’deki Kürd toplumu kadar “asker, polis, sivil devlet memuru, istihbarat görevlisi, bürokrasi elamanı, sivil toplum kuruluşu” gibi, devlet örgütlenmesi tarafından seksen üç yıl planlı ve sürekli düzenli olarak terörize edilip, katliamla, işkenceyle, yakılarak, faili meçhul cinayetle soykırıma maruz kalmamıştır. Dolaysıyla Kürd toplumunun yapacağı bir tek şey vardı, onu da yaptı ve toplumsal özelliğini(dil ve kültürünü) korudu. İçlerinden bazılarının propagandalara aldanıp, işgalci Türkiye’nin değirmenine su taşımaları “çaresiz” insani bir savunma biçimidir. Yeter ki gerçekleri öğrendikten sonra işgalcilere hizmet etmesin. Hangi Kürd çocukluğundan itibaren Atatürk’ün tüm planlarının Kürdleri yok etmek üzere kurulu olduğunu biliyordu. Ben elli yaşımdan sonra öğrendim. Günümüzde ve gelecekte Türkiye Atatürk’ün Kürdleri yok etmek hasedinden ve amacından hiçbir şekilde vazgeçmeyecektir. Şu anki kısmi serbestlik ortamı ise tamamen konjonktüre dayalı manevradır. Türkiye’nin tek bir millet, tek bir dil savı, Kürdistan’a yapılan askeri yığınak, güçlendirilen bürokrasi ağı ile sivil ve resmi polis teşkilatlarının güçlendirilmesi, sürekli revize edilen yasalar ise bu savı doğrulamaktadır. Bu nedenlerledir ki Türkiye –sadece- versiyonlu esaret altında tutma yöntemlerini geliştirecektir. Ta ki Kürdleri yok edip, ya da Türkleştirene kadar. Bu konuda Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel’in sözlerine bakalım: S. Demirel bir demecinde “beş yüz yılda Kürdleri asimile edemediysek bu bizim ayıbımızdır” diyor. Ve diğer bir TV canlı yayın demecinde: “önümüzdeki yüzyılda bu işi halletmiş oluruz” diyor. S. Demirel’in sözleri askeri strateji merkezlerinin nihai hedefi ve Atatürk’ün de hasedidir. Türkiye’nin Kürdleri yok edip, topraklarını ele geçirme planında en etkili yöntemlerinden birisi de, Kürdleri çeşitli yol ve yöntemlerle bölüp, birbirine düşürme senaryolarını “başarıyla” uygulamasıdır. Türkiye Kürdleri bölme senaryolarına “demokrasi” kılıfını geçirerek uygulama alanı yaratmıştır. Sözgelimi, Siyasi partiler aracılığıyla Kürdleri bölme yöntemi: CHP, DYP, AKP, DSP…., dernekler aracılığı ile bölme yöntemi: Atatürkçü düşünce derneği, parti gençlik dernekleri, ülkü ocağı dernekleri....), ideoloji farklılıklarından yararlanarak bölme yöntemi: Atatürkçülük, Sosyalizm, Komünizm, Liberallik…., ekonomiyi araç olarak kullanıp, Kürdler arasında farklı sosyal guruplar yaratma yöntemi: zengin-fakir Kürd, lümpen sınıf yaratma yöntemi: Türkücü, ozan…. Bu örgütlerde faaliyet gösteren Kürdler, Kürdlerin toplumsal haklarından söz edemezler. Örneğin, “Kürdlerin dil ve kültüre dayalı toplumsal hakları var” diyecek bir Kürd insan hiçbir şekilde Türkiye’deki CHP, DYP, AKP veya Atatürkçü Düşünce dernekleri, parti gençlik kolu derneklerinde ya da meslek kuruluşu derneklerinde barınamaz. Kürd bir insan Kürdlerin toplumsal haklarından söz ederse dışlanır. Bir Kürd Türkücü ya da sanatçı asla televizyonda, Kürdlerin dile ve kültüre dayalı toplumsal hakları var, diyemez. Derse Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın akıbetine uğrar. Ama “Türk Kürd kardeştir, hepimiz Türk’üz, hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye” deyip, çifte standartlı konuşmaları alabildiğine serbesttir. Üstelik bu tür çifte standardı yapan Kürdler kamuoyuna star diye dayatılmaktadır. Tanrının verdiği yaşamını sürdürmek isteyen bu gibi Kürd insanları suçlamak da doğru değildir. Kürdlerin Türkiye’nin ordu-devlet planıyla içine sokuldukları bumerang ortamını açıklamak da Kürd aydın, yazar ve çizerlerinin temel görevidir. Bana göre kısmen doğru olmasa da, çağımızda devleti olan toplumların yazar ya da entelektüelleri toplumunu farklı görüşlere yönlendirerek onların karşıt görüşlü örgütlenmelerini sağlıyorlar. Dahası onların hata yapmasına göz yumup, teşvikte ediyorlar. Çünkü devlet yapılanmasının her an için yanlışlara müdahale edip, yönlendirme imkanı var. Örneğin günümüzde devletler toplumlarını sağ-sol, faşist-komünist, dinci-laik, demokrat-anti demokrat örgütlenmelerini teşvik ediyorlar. Aşırılıklara gidilmesi durumunda ise çeşitli yöntemlerle engelliyorlar. Ama Kürd toplumu aydınlarının Kürdleri bu tür bölünmelere yönlendirmeye hakları yoktur. Yönlendirirlerse toplum işgalcilerin tuzağına itilmiş olur. Türkiye bu tür örgütlenmeleri ordu strateji merkezlerinde planlayıp, istihbarat elamanları vasıtasıyla Kürd halkının içinde uygulamaya koyuyor. Örneğin Türkiye Hizbullahı, faşist parti ve dernekleri, radikal dinci örgütleri, sözde “demokrasi” savunucusu partileri…. Örgütleyip, sözde Kürd halkının hizmetine sunuyor. Bu nedenlerledir ki toplumsal egemenlik hakkı ordu tarafından kullanılan Türkiye’nin yanlış örgütlenme keyfiyeti vardır. Ama esaret altındaki Kürd toplumunun yanlış örgütlenme lüksü ya da keyfiyeti yoktur. Bütün zamanlarda toplumlar siyasi erki elinde bulunduran örgütlenmelerin peşinden giderler. Örneğin Amerika Birleşik Devletlerinde Senato-Temsilciler meclisi, İngiltere’de Avam kamarası-Lordlar kamarası, Fransa’da meclis, İran’da mollalar, Suudi Arabistan’da Kral ve Türkiye’de ise Ordu egemenlik kurmuştur. İşgal altındaki Kürd toplumunun ise siyasi önderliği yoktur. Kürd meclisini oluşturup, toplumunun siyasi önderliğini ise bir parti sağlayabilir. Bu parti toplumun nihai, kendi kaderini tayin etme hakkı talebini Kürd toplumunun ve dünyanın gündemine taşıyabilir. Böyle bir Kürd partisi meşru müdafaa hukuk bürosu kurabilir. Diğer üç devlette yaşayan kardeş Kürd parti ve kuruluşlarıyla irtibata geçebilir. Türkiye’de örgütlenme konusunda Kürd toplumunun fazla seçeneği yoktur. Toplumumuz her geçen gün daha fazla bilinçlenmektedir. Son yıllarda Türkiye bilinçli Kürdü katletme imkanı da bulamadı. Bilinçli insanlarımız çoğaldı. Bu durumda ya doğru bir örgütlenmeyle bir parti kurup, realist bir özgürlük mücadelesi vereceğiz, ya da bilinçlenen halkımızı Türk ordusunun “şefkatli” kollarına teslim edeceğiz. Esir konumda olan her toplum doğru önderliği kısa zamanda algılar ve önder partisinin peşinde gider. Özellikle de içinde bulunduğumuz yüzyıldaki mega iletişim ve enformasyon çağında toplumlar kısa zamanda doğru örgütlenme ile yanlış örgütlenmeyi birbirinden ayırır. Türkiye 83 yıldan bu yana, Ermenilere yaptığı gibi, Kürdleri de topraklarından arındırıp, yok etme ile yetinmemiştir. Kürd halkının dilini, kültürünü, örf ve adetlerini, geleneklerini, folklorunu, müziğini…. Hasılı tüm toplumsal özelliklerini de vandallıkla yok ediyor, yok edemediklerini de benleştirmeye çalışıyor. Sözgelimi Türkiye’nin kuruluşundan bu yana “Kürd halkını birbirine kırdırmak için tasfiye etmeyip, yararlandığı” aşiretçiliği günümüzde yok etmeye çalışıyor. Bunun için de –sözde- bağımsız olan bir araştırma kurumuna “aşiretçiliğin Kürd kadınlarına çok zarar verdiği” doğrultusunda sahte raporlar düzenletiyor. Bu raporları da Kürd halkına dönük yayın yapan basına yayınlatıyor. Kürd halkı ordu strateji merkezlerinin taleplerine uygun şekilde düzenlenmiş olan bu raporlara itibar etmemelidir, ederse Türkiye’nin oyununa gelir. Esaret altındaki Kürd kadınlarının erkekleri işsiz, evine ekmek götüremiyor, yaylaya çıkması yasak, koyunlarını otlatamıyor, yasa ve anayasalarla bütün hak arama alternatifleri tüketilmiş özgürlük mücadelesi veremiyor. Eğitimsiz kalmış dünya insanlarıyla iletişim kuramıyor, her türlü basın yayın denetim altında bilgi edinme haklarından mahrum bırakılmış, diliyle eğitim yapamıyor. Kürd kadınlarının çocukları yedi yaşından itibaren tarlada çalışıyor, köprü altında ya da üstünde mendil satıyor veya boyacılık yapıyor. Çocukların eğitim sorunları hat safhada, askerliğini bitirince iş bulamıyor. Özgürlük mücadelesi için dağa çıkıyor dünyanın altıncı büyük ordusuyla savaşmak zorunda kalıyor, o halde Kürd kadınlarının sorunu devletten mi yoksa binlerce yıllık toplumsal biçimi olan aşiretçilikten mi kaynaklanıyor. Kürd halkı Türkiye’nin oyununa gelip, aşiretçilik düşmanlığı yapmamalıdır. Aşiretçilik kürd halkının toplumsallaşma biçimidir. Aşiretçiliğin tavsiye edilmesi veya yeni bir yapılandırmaya kavuşturulması gerekiyorsa, Kürdler bağımsızlığını kazandıktan sonra yaparlar. Ne dini yönden, ne ahlaki yönden, ne de mantık yönünden Türkiye’nin Kürdlerin geleneklerini tasfiye etme hakkı yoktur. Türkiye aşırı derecede haddini aşıyor. Kürd halkı mağara çağından beter çaresiz duruma düşürülmüş. Mağarada iken Kürdlerin bir kurtuluş ümitleri vardı, ama şimdi ölümden başka bir umutları kalmamış.      Kürd halkının -kesinlikle- aralarında diyalog sürecini tamamlayıp, önder parti içinde yerini almış aşiret önderliklerine ihtiyacı var. Çünkü aşiret gerçeği uygar insanlığın doğuşundan bu yana Kürdlerin bir toplumsallaşma biçimidir. Bu yolla Kürd halkı toplumsal özelliklerini(dil ve kültürünü) koruyabilmiştir. Halkımız şu olgunun bilincindedir: Şayet Kürdler tarihsel bir toplumsal örgütlenme biçimi olan aşiretçiliği kaybederlerse, işgalciler Kürd toplumunu kısa sürede çeşitli yöntemlerle yok eder. Aşiretçilik bugüne kadar Kürd toplumunun çimentosu görevini yapmıştır. Bu çimentoyu bir anda kırıp atamayız. Aşiretçilik ancak ve yalnız bağımsızlık kazanıldıktan sonra bilimsel yöntemlerle çağa uygun bir şekilde yapılandırılır. Bağımsızlık kazanılmadığı sürece de bu bilinç düzeyine ulaşmamız asla söz konusu olamaz. Başka bir deyimle Kürdlerin toplumsal özelliğini –yine- Kürdler bilir. Kendi dilleriyle eğitim yapmaya başladıklarında bireysel ve toplumsal bilinç üst seviyeye taşınacak ve böylelikle sorunlarına doğru teşhisi koyup, uygun olan çözüm yollarını kolaylıkla bulacaklardır. Kaldı ki dünyanın hiçbir ülkesinin Kürdlerin toplumsal dil ve kültürel özelliklerini ortaya çıkartmak gibi bir sorumlulukları, mecburiyetleri veya kaygıları olamaz. Bilindiği gibi bölge ülkeleri ise toplumsal kültürel özelliklerimizi yok etmeye çalışıyorlar. Sözgelimi Dersimin 22 tane meyhaneye ihtiyacı yok, fakat Türkiye açtırıyor. Esaret altındaki bir toplumun kimi insanları da içki içer, meyhanesi de olmalıdır ama küçük bir vilayet olan Dersim için yirmi iki sayısı abartılı. Esasen Dersimin 22 tane ya da daha fazla Kürdçe eğitim ve sosyal faaliyetler yürütecek kurumlara ihtiyacı var. Diyarbakır’ın -bilmem kaç tane- kahvehaneye ihtiyacı yok, ama -altı ok ilkeli olmayan- birçok Kürd fikir kulübüne ihtiyacı var. Diğer taraftan, bağımsızlık kazanılmadan da Türkiye bu hakları Kürdlere asla vermez.  Özgürlük Mücadelesi: Esasen hiçbir mükemmel siyasi önderlik Kürd halkını bir bütün olarak özgürlük mücadelesine sevk edemez. Ama aşiretlerin diyalogu ile kurulacak olan bir birliktelik(parti) Kürd halkını realist toplumsal hak talep etmesine kendiliğinden yönlendirir. Kürd halkı Türkiye’nin Kürdleri içerden karıştırmak, yanlış yönlendirmek ve bölmek için insanlara(Kürdçe de öğretip) parti, dernek vs. kurdurup, Kürd siyasi ve toplumsal sahnesine sürdüğü birçok elamanının olduğunu biliyor. Türkiye bu tür insanları Kürdleri bölmede silah olarak kullanılıyor. Bu Türkiye’nin kullandığı değişik bir bölme yöntemdir. Bu nedenle Kürd halkı devşirme aristokrat partilerin peşine asla gitmez. Gitmemekte de haklıdır. O halde Kürdler aşiretçiliği birleşme vesilesi yapmak zorundadır. Başka seçeneğimiz yoktur. Sağlam temellere oturtulmuş bir partileşme süreci ise Türkiye’nin özel yetiştirdiği elamanlarının topluma zarar vermelerini kısa sürede engeller.Dilimizle eğitim yapmadığımız sürece pozitif bilimlerde ya da sosyal bilimlerde gelişme sağlamamızın imkanı yok. Bu konudaki araştırma ve görüşlerimi “Sümer(Kürd) Dili, Kültürü, Tarihi, Mitolojisi ve Türkiye’de Sümer(Kürd) Sorunu” adlı çalışmamda yazdım. Çeşitli vesilelerle açıkladım; burada bir kez daha söyleyeyim. Sümer Dili….. adlı çalışmamda sadece insanlığın konuşma dilinin doğuş şeklini, Kurmancının metodunu, çivi yazısının okuma yönteminin –sadece- özetini kanıt ve kaynağa dayandırarak açıkladım. Bu çalışmaları yaparken mümkün olduğunca kısa yorum ve örneklendirmelerle Kürd ve dünya kamuoyuna sunmaya çalıştım. Söz konusu çalışmalarımda dil, zihin(akıl) ve kültür(bağlı olarak din) hakkında temel argümanları yazmadım. Henüz yazmayı da düşünmüyorum. Çünkü Kürd halkı esaret altındadır. Şayet bugün dil, din ve kültür hakkındaki temel argümanlar yazılırsa bundan en çok Kürdleri esaret altında tutup, yok etmek isteyenler yararlanacaktır. Onların üniversiteleri ve akademileri var. Bilgiyi ordunun strateji merkezlerinde değerlendirip, Kürd halkını yok etmekte kullanacakları imkanları var. Kürd halkının nesi var? Bilgiyi Kürd halkını yok etmek için kullanacaklar; bunda en ufak bir şüphem yok. Bu durumda Kürd halkı bağımsızlığını kazanmadan reel fikirler açıklanması doğru değil. Sözgelimi, şu an Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky’nin dille ilgili iki kitabını okuyorum. Negatif ve pozitif yönelimler söz konusu. Dille ilgili onca yazı yazdım, ilgili çevrelere gönderdim. Konu ile ilgisi olmayan insanların olumlu tepkilerinin haricinde bir alaka olmadı. O halde neden dille ilgili yeni temel değerlendirmeler yapayım ki? EA’dan sonra bütün zamanların dil teorisini açıkladım, çalışmalarımı ABD ve İngiltere üniversitelerine gönderdim. Bana “Türkçe bilmiyoruz” dediler. Üniversite çalışmalarımı değerlendirip, gereğini yapmıyorsa insanlık adına bilim yapılmıyor demektir. O halde neden Kürd halkının dil ve kültürel özellikleri açıklansın ki? Yıllarca önce amatör olarak fizik araştırması yapmıştım. Evrenin sırrı ile ilgili bir tez tasarım var. Bu aynı zamanda insanlığın geleceğini ilgilendiriyor. Esaret altındaki bir toplumun bireyinin bunları yazması caiz mirdir! Ne zaman bağımsız Kürd devleti kurulup, Kürd üniversiteleri ve Akademileri açılırsa gidip orada fikirlerimi açıklarım. Bilinmeyen yönlerini tasavvur ettiğimizde, Kürdler Kürd dilinin, Kültürünün, dininin, mitolojisinin mükemmelliklerini ancak Kürd akademileri açılınca araştırıp, yorumlayacaktır. Kürd tarihi ancak Kürd akademileri açılınca yazılır. İstanbul ya da herhangi bir uydurma Kürd enstitüsü Kürd tarihi ve dili yazamaz. Yazılırsa, Türkiye’nin çıkarlarına uygun yazılır. Nitekim Ziya Gökalp’in yanlış olan Kürd-Türk tanımı Atatürk’ün işine yaradı. Atatürk önce “kardeşiz” diye Kürdleri kandırdı. Türk devletini kurduktan sonra da Milyonlarca Kürd soykırıma tabi tutuldu, kalanlarda çeşitli yöntemlerle yok ediliyor.  Dinin toplumsal işlevini bilinmeden Kürd tarihi yazılamaz. Ulus devlet modeli öncesi(1789)  Kafkasya’daki Gürcü ve A Zeri, İran’ındaki A Cem, Ortadoğu’daki Arap ve Anadolu’daki Ermeni ve Rum yerleşik toplumlarının Kürdlerle olan toplumsal ilişkilerini bilmeden Kürd tarihi yazılamaz. Toplumsal hareketlenme sebebi din olan, savaş süreci, barış süreci, ittifaklar meselesi gibi faktörleri bilmeden Kürd tarihi yazılmaz? Apaçık meydanda olan Kürdlerin, adı Sümer, Akad, Babil, Asur ve Fenikeliler olan tarihinin yazılması ise yine Kürd akademileri ile dünya bilim akademilerinin koordineli ve tarafsız yorumları ve de çivi yazısı verileri ile dil ve kültüre dayalı kanıtlarla açığa kavuşturulabilir. “Kürd tarihi yazıyorum” diyen bazı insanların yazılarını okuyup, hayrete düşmemek mümkün değil. Bunlardan bir tanesi de Selçuklular ve İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu döneminde Kürdistan topraklarında Türk kolonilerinin varlığından söz etmektedir. Demek ki kişi koloninin anlamını bilmiyor. Ama kendisine tarihçiyim deyip, Türkiye için çıkarsama adına koloniden bahsediyor. Koloniyi bilgi birikimi ve çağına göre gelişkin olan toplumlar kurar. İslamiyet’in doğduğu yıllarda ve sonrasında (yirminci yüzyıla kadar) İslam inanışındaki uygar ve bilgi birikimli olan toplumlar Kürdlerdi, A cem’lerdi, Araplardı. (Göçer aileler dışında) Türkler o çağlarda Anadolu ve Mezopotamya’nın adını –bile- bilmezlerdi. Sanırım söz konusu şahıs Türkler adına çıkarsamaya dayalı argümanlarla “Türk kolonilerden” bahsetmektedir. Bu bilimin yadsıyacağı gereksiz bir gayrettir. Örneğin, Günümüzde Kürdler gidip, Avrupa da veya Amerika da koloni kuramazlar. Ama Avrupalılar ve Amerikalılar Kürdistanda koloni kurabilirler. Dolaysıyla Osmanlı İslam İmparatorluğu zamanındaki Mısır veya Yemen valiliği kolonist değildir. Eğer Osmanlı İslam olmasaydı, Kürd veya Arap topraklarında egemenliğe dayalı hüküm süremezdi. Kaldı ki İslam’a göre koloni anlayışı yoktur; Fetih ve enfal vardır. Fakat ilticacı anlamına gelen, insani gerekçelerle göçer Orta Asyalı veya Kafkasyalı ailelerde Kürd veya Arap topraklarında barındılar. -Herhangi bir insan İstanbul Osmanlı İslam imparatorluğuna “Türk devleti” derse tarih yazmış olmaz. -Toplum yönetimi açısından İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu ile Kürd ilişkileri, Kürd milleti ile Türk Milletinin ilişkileri değil, din iradesi-toplum ilişkileridir. -Toplumsal yönetim açısından ancak yerleşik toplumların ilişkisinden söz edilebilir. Sözgelimi, A cem-Kürd toplumsal yönetim ilişkileri veya Ermeni-A Cem, Ermeni-Kürd, Rum-Ermeni ilişkileri millet-millet ilişkisidir.  Millet-millet anlamındaki Osmanlı ve yerleşik toplum ilişkileri Halifelerin Fransa’ya özenmeye başladıkları 1800 lü yıllardan sonra tezahür etti. 1923 yılında ise millet anlamına gelen Türkiye kuruldu. İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu 24 Temmuz 1923 tarihinde Türk devleti oldu. Atatürk Osmanlının bir subayı idi.  24 Temmuz 1923 tarihinden önce “her zaman için” İstanbul Osmanlı bir İslam imparatorluğu idi, Sadece Türk kökenli bir aşiretin mensubu olan Osmanlı prensleri bu İslam imparatorluğuna öncülük etti. Osmanlı İslam imparatorluğunun başlangıç yılları da İslami imparatorluğun gelişme sürecidir, Ama esasen Osmanlı İslam İmparatorluğunun kuruluş tarihi 1453 tür. Fatih Sultan Mehmet'in ordusu bir Türk ordusu değildir; Bir İslam ordusudur. Bu ordunun içinde sayıları az olan Türklerdir. Çünkü o tarihlerde Anadolu’nun demografik yapısı henüz bozulmamıştı, bırakınız Türkleri, Müslümanlar Anadolu’da henüz bir azınlıktı. Bu azınlık Müslümanlar etnisite çoğunluk sıralamasına göre: Kürdtü, A cem’di, A Zeri’ydi. Diğerleri ise daha iyi yaşam koşulları için göçmüş bir kısım Arap, kafkas ve Orta Asya kökenli ailelerdi. 1453 yılında İstanbul’u işgal eden ordunun içinde başta Rum ve Ermeniler olmak üzere Anadolu’daki yerleşik her toplumdan birlikler var. Esasen Fatihin ordusu bir tür İslam"haçlı" ordusudur. Başarılı olunca İstanbul’da camiler yapıldı. Ezan okunmaya başlayınca da İstanbul Osmanlı İslam imparatorluğu kurulmuş oldu. Bu ordunun tamamına yakını A cem, Kürd, Rum ve Ermenilerden oluşuyordu, elbette içinde ilticacı anlamındaki göçer Türklerin, Arapların, Çerkezlerin olması yadsınacak bir konu değildir. Türkiye haricindeki bütün tarihçilerin bildiği gibi Kürdler Haçlı ordularını bozguna uğrattılar, ama Rumlar İslam"haçlı" ordusuna teslim oldular. Türkiye’de ise tarihin doğru yazılması yasaktır. Osmanlının Kürdler üzerindeki hakimiyeti ise Türklerin değil İslam’ın hakimiyeti idi. Kürdler Osmanlıyı her zaman kendine ait bir irade olarak gördü. Ve onların hükümranlığını kendi hükümranlığı olarak algıladı ya değilse Kürdler hiçbir çağda hiçbir milletin hakimiyetine boyun eğmedi, kabullenmedi. Eğer Kürdler başka milletlerin hakimiyetini Kabul etselerdi, insanlığın doğuşundan bu yana düzenli dil özelliğini koruyan Kurmancının özellikleri yok olurdu. Diğer taraftan Kürdler bütün yirminci yüzyıl boyunca modern teknolojik silahlarla ve bilgi birikimi ile donanımlı ve Kütlere karşı aralarında koordineli, planlı eylem birliği içinde olan dört devlete karşı Basra körfezinden Kafkaslara kadar olan bölgede toplumsal özelliklerini kararlılıkla korudular. 1923 yılına kadar Anadolu'da, Arap topraklarında, Kürt topraklarında, Kafkasya'da devlet anlamına gelen bir toplumsal yapılanma yoktu. İstanbul saltanat sarayı dini bir kurumdu. Atanan sancak beyleri, Mutasarrıflar ve valiler halifenin meşru din ve dine bağlı, tüm İslam inanışındaki halkın kabullendiği(meşru) yönetim temsilcisiydiler. Dolaysıyla göçer Türkmen aileler insani ve dini gerekçeli yerleşimlerdi. Ya değilse, İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu döneminde ve öncesinde etnisite hakimiyetine dayalı yerleşimler hiçbir zaman olmadı. Etnisite hakimiyeti her zaman için yerleşik toplumlara aitti. İstanbul İslam imparatorluğunda Toplumsal yönetim yapılanması Tanrının emri(Kuran adına) oluşuyordu. “GÜNÜMÜZDE HALA KÜRDLER KURAN HAKKI İÇİN DİYEREK YEMİN EDERLER” 1800 lü yıllardaki Osmanlı faaliyetleri ise Halifelerin Fransa’ya özenmeye başladıkları bir dönem olmuştur. Osmanlı aşireti dini argümanlarla varlığını sürdüremeyeceğini anladı ve sırtını Kürtlere dayamak için Islahat fermanı bahanesiyle (uydurma gerekçe –yine- halifenin fermanıdır; dinidir) Kürtlerin bir kısmını Kürdistan’dan arındırdı. Yine Kürd, A cem, Arap, Laz, Gürcü olan ama Halifenin temsilcisi, valinin ya da Sancak beyinin veya Mutasarrıfın hizmetinde olan ve ekmek kapısı ve dini gücün(halifenin) koruyuculuğuna mazhar olmak için kendilerine “Osmanlı tebaasıyım” diyorlardı. Daha sonra “esasen Türk olmayan” aynı halk “Türkiye kurulunca” bu kez Türküm demeye başladılar. Günümüzde milyonlarca Kürd ve A cem….vs. kendilerine Türk diyor. Göçerler dışında 1800 lü yıllarda “Toroslara yerleştirilenler” haricinde, Orta Doğuda Kafkaslarda ve Anadolu’da etkin bir Türk nüfus varlığından söz edilemez. Aşiret/kabile/kavim ise -yerine göre- bir veya iki köyden, beş yüz veya bin nüfustan oluştuğu gibi, daha az veya daha fazla da olabiliyordu. Kürdlerde ve Araplarda birçok kavim vardı, hala da var. Maraş’ın ve Kayseri’nin yaklaşık iki yüz Kürd köyünde onlarca aşiret sayılabilir. Örneğin: Alxasiler, Kâmariler, Nârgaliler, Zâri-ki’ler, Pewreziler, Ur ve Urukanlar, Sin e mı li’ler vs. sözgelimi Hz. Muhammed Kureyş(Qur râş)(siyah kafalılar) kabilesindeydi. Osmanlı bir aşiret/kabile ailesiydi. Osmanlı ailesinin Türk olması dahi tartışılır bir konudur. Çünkü o çağlarda bir tek insan –bile- çeşitli argümanlarla görüşlerini kabul ettirebiliyordu. Sözgelimi Türk olsun veya olmasın, Hıristiyan Avrupa’ya karşı Orta Asya’dan güç aldığını söylemesi İslam ordusu için -pekala- cazip bir propaganda olurdu. Bu fikir zamanla kökleşip, öznel fikirden, nesnele dönüşmesi muhtemeldir. Çünkü o çağda bilimsel kriterler değil mantıklı söylentiler geçerliydi. Osmanlı ailesi de Ümmet-i Muhammet ti. Savaşlar-seferler >İslam için yapılırdı. Sarayın ve şehrin sanatçısı, esnafı, kadısı, imamı, zanaatçısı, tüccarı, uleması[(çânax ci, nal bând ci, çâr çı ci, yalax ci, âsas, çın go nan= çingeneler: yani: sanat icra edenler... (misal: 1960 lı yıllara kadar Çın go nan halkı Kürdçe konuşurdu) Ermeniydi, Rum du, Kürd tü, Laz’dı, Gürcüydü, Arap’tı.... Bunların içinde en az olanlar da göçer Türklerdi. 1920 li yıllara kadar Türkler bir azınlıktı. Kültür yönünde bir örnek vermek gerekliyse(vereceğim örnek argo ama gerçeklerin açığa çıkarılması için isabetli bir örnek) örneğin "yalaka" kelimesi o dönemden kalmıştır. Çânax ci kelimesinden gelir. Yani padişahın verdiği aynı yemek çanağından yemek yedikleri için bunlara çanakçılar denirdi. Çanakçı olmak bir imtiyazdı, ayrıcalıktı, Osmanlı tebaası olmak anlamına da gelirdi. Osmanlı tebaası olmak ise gücü arkalamak anlamına gelen, kimine göre büyük imtiyazdı. Öyle her kimse de çânax ci olamazdı. Zamanla halk saraya yanaşmak isteyenlere, yalaxci=hayvan yem aracı, demeye başladı. Halk, çânax ci ile yalax ci arasında bir sinerji kurdu.  29.07.06Devam edecek

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.