Siyaset

”Bağımsızlık-Federasyon” Tartışmasının Politik Sürecimizdeki İşlevi

Sait Aydoðmuþ · 30.07.2006 · 1 görüntülenme

”Bağımsızlık-Federasyon” Tartışmasının Politik Sürecimizdeki İşlevi Üzerine/Son zamanlarda ”bağımsızlık-federasyon” tartışması yeniden hızlandı. Açıktır ki, her politik hareket gibi Kürt hareketi de, politik amaç ve araçları konusunu her zaman tartışacaktır. Ancak bu tartışmaların nedenleri ve işlevleri de politik koşullara göre değişmekte ve farklılaşmaktadır. Asıl mesele, Kürt ve Kürdistan sorunu çözümlenmedikçe, doğal olan bu tartışmanın nedenlerini ve işlevlerini doğru saptayıp tartışmayı öylece sürdürmektir. Uzağa gitmeye gerek yok, ülkemizin Güney parçasındaki benzer tartışmanın nedenleri ile işlevini Kuzey Kürdistandaki tartışmayla karşılaştırıp konuyla ilgili somut bazı sonuçlara varabiliriz. Politik süreç olarak Güney, yarım asırlık mücadelesiyle yarattığı politik imkan ve güçle kendisini başta sömürgeciler olmak üzere, bölgesel ve uluslararası güçlere kabul ettirmiş ve müzakere masasının başındadır. Orada ”bağımsızlık-federasyon” tartışmasının güncel nedeni ve işlevi, ulusal, bölgesel ve uluslararası güç denkleminin belli bir dengesi içinde, iki alternatiften birisine karar verip, onu gerçekleştirmektir. Zaten Güney, Kuzey'in aksine, tarihinin hiçbir döneminde ne inkâr, dolayısıyla ne de ulusal asimilasyon ve entegrasyon uygulmasıyla karşı karşıya olmadı. Güney, daha mücadelesine başlar başlamaz, kısa süre içinde başta sömürgeci Irak devleti olmak üzere kendisini Güney Kürtleri'nin politik tarafı ve temsilcisi olarak kabul ettirdi ve biz Kuzeyliler'in bir kesiminin ihanet olarak nitelediği otonomi talebini müzakere masasında oluşturup savundu. Ancak Kuzey, bırakalım ”masa” yı, son ayaklanmayla sınırlandırıp açıklarsak, yirmisi silahlı olmak üzere, kırk yıllık bir mücadeleden sonra hâlâ koyu bir inkâr, imha, asimilasyonla ve yüz yıllık bu uygulamalar dolayısıyla da ciddi bir politik ve ulusal entegrasyon tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle Kuzey'de ”bağımsızlık-federasyon” tartışması, içinde bulunulan politik sürecin niteliği nedeniyle sorunun çözümüne binaen bir karar verip onu uygulamaktan çok, politik süreci böylesi bir aşamaya taşıyıp yükseltmeye tabidir. Bu tartışmanın günümüzdeki asıl işlevi, anılan alternatiflerden herhangi birisini hemen gerçekleştirmek yerine, öncelikle hangisinin kısa vadede ulusal ve politik entegrasyon tehlikesini def etmemize, orta vadede de politik güç ve imkan sahibi olmamıza ve böylece kendimizi düşmanlarımıza ve dostlarımıza bir taraf olarak kabul ettirmemize yarayacağı üzerinde yoğunlaştırmamız lazım. Kısacası politik ve ulusal-toplumsal entegrasyonu, ”federasyon” ile ”bağımsızlık” tan hangisini savunarak daha güçlü ve kolay def edebiliriz? Bunlardan hangisi, uluslaşma sürecimizi daha hızlandırıp pekiştirir? Bunlardan hangisinin politik motivasyonu, politik hareket olarak milletimiz nezdinde güç olmamıza dah çok hizmet eder ve dolayısıyla dostlarımızca da düşmanlarımızca da ciddiye alınmamızı sağlar? Bu tartışmada ana sorun budur…Sorun ne ekonomiktir, ne da coğrafiktir ne de benzerleridir…: Sorun, şimdilik salt politiktir. Kuzey'de politik süreci, Kürt tarfının temsilcisi olarak ”masa” başına taşıdığımızda, o günün koşulları içinde ekonomik, sosyal, coğrafik vb. istatistikler önem kazanır, anlamlılaşır. Bu nedenledir ki, bu tartışmaya bağlı olarak yığınla istatistik sunanlar, coğrafik olarak kuşatılmışlığın dezavantajlarını bağımsızlık aleyhinde sayıp döküp büyütenlerin bazılarının sammiyetlerinden kuşku duyulmasa da, elmalarla armutları karıştırıp politik olarak ciddi bir hata işlemektedirler. Bu yazı, anılan tartışmaya bu perspektifle yaklaşarak katılacak, günümüzde, yakın ve uzak tarihimizde bu tartışmaya denk düşen politik hareket ve eğilimlerin, başta Kuzey Kürdistan olmak üzere, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesini nasıl etkilediğini irdeleyerek güncel politik sorunlarımıza ışık tutmaya çalışacaktır. Sömürgeci ile Sömürge, Hırç İle Köylü Yanlış veya doğru ama politik kavram olarak bir nevi devlet olduğunu bilmeme rağmen, oldum olası ”federasyon” u, sömürgeci Türk siyasal sistemi ile beraber aynı ”ev” in çatısı altında yaşamaya devam etmek olarak algıladım, algılıyorum. Gün geldi, Kürtlerde sohbete göre yeri geldikçe sıkça anlatılan meşhur “Hırç Meselesi” ni dinlediğimde, “Bizim de ‘hırçımız' Türk sömürgecileridir ve ‘federasyon' da son tahlilde meseledeki ‘köylünün' kabusu olan ‘hırçıyla' yaşamaya mecbur edilmesidir. Ancak ‘köylü' fırsat bulduğu anda 'ev'i terkedecektir.” dediğimi hatırlıyorum. Şimdi de öyle düşünüyorum ve tarih, Rusyası, Yugoslavyası, Çekoslovakyası ve daha niceleriyle bunun örnekleriye doludur ve bu örnekler, fırsat düştükçe daha da artacaktır. “Hırç Meselesi” şudur: Dağda, bir hırçın (ayının) saldırısı sonucu çoğu uzvuyla sakat kalan, tamamen sağırlaşıp ama çar naçar görebilen köylünün biri, bu olayın kabusu sonucu, yıllar sonra da o zar zor gören gözleriyle kim(ler)in konuştuğunu fark etse, hırçtan bahsettiklerini sanır ve hemen araya girerek dermiş ki: ”Ez zanim, hûn behsa hirçê dikin; rast e hirç heywanekî pir dıjwar e!” (Biliyorum, ayıdan bahsediyorsunuz, ayı gerçekten çok vahşi bir hayvandır.) Türk siyasal sistemiyle durumumuzun, meseledeki köylü ile hırç ilişkisine çok benzedeğini düşünüp yazmakla durumu abartıyor muyum?. Bu zalim sistem, ulus olarak, hatta tek tek insanlar olarak, bizi, tüm uzuvlarımızla adeta felç etmemiş midir?Yüzyıllardır, insanları insan, toplumları toplum yapan bilimle, ekonomiyle, tarihle, dille, kültürle, sanatla, eğitim ve öğretimle, sağlıkla ve daha nice benzer toplumsal faaliyetle uğraşıp kendimizi ve toplumumuzu geliştirmek yerine, bize, insan ve toplum olmaklığımıza tıpkı o “hırç” gibi saldıran sömürgeci Türk siyasal sistemini defetmekle uğraşmıyor muyuz?. Anılan hangi toplumsal faaliyet sözkonusu olsa, sömürgeci Türk siyasal sisteminin, bizim açımızdan onu felç ettiği, ona engel olduğu ortada değil midir? İşte bu nedenle “federasyon”, bende hep anılan meseledeki köylünün kabusu olan ayısıyla aynı evin çatısı altında yaşamaya mecbur edilmesi halinde kapılabileceği muhtemel travmatik duruma benzer bir ruh halinin oluşmasına neden olur; çoğu Kürt gibi zaten kabuslu olan yaşam yetmezmiş gibi, uğruna mücadele ettiğim idealler, özgürlük rüyalarım ve hayallerim de bu travmatik durumla bozulmaya yüz tutar.Bu bakımdan bir Kürd'ün, hele de politik olanının sömürgecisiyle, statüsü ne olursa olsun, aynı “ev” in çatısı altında yaşamak isetemesi, hele de henüz orta da inkâr, imha, asimilasyon ve entegrasyondan başka “fol ve yumurta” yokken, bunun için bir sürü dil dökmesi, politik olarak çok garip ve terstir. Halbuki bizim durumumuzdaki bazı milletler, tasvib edilmese de açıklanabilir bazı nedenlerle bırakalım işgalcisi/sömürgecisiyle aynı devletin çatısı altında yaşamak, aynı dünyanın çatısı altında bile yaşamak istemiyorlar. Denilebilir ki – ve zaten deniliyor ki-, ”Tercih meselesi değil, belli koşullarda politik imkan ve güç meselesidir bu!”. Doğrudur, insanın duyguları, tepkileri, refleksleri, dilekleri önemli olsa da, herhangi bir soruna politik bir çözüm bulmak, sonuçta belli bir momente ilgili tarafların imkan ve güç dengelerine göre çözüm bulur. O belli momente, yeterli imkan ve gücünüz yoksa, hukuksal olarak da politik olarak da haklı olmanın fazla bir işe yaramadığını – yüzyıllardır başlarından geçenler nedeniyle- Kürtler kadar kimsenin bilmemesi gerekir. İşte sorunumuz da tam burda başlıyor. Sorunumuzun politik olduğu ve ancak politika ile çözümlenebileceği konusunda mutabıksak eğer, kastedilen ”güç ve imkan” ın politika ile dolayısıyla da konumuz olan ilişkilerine dönmemiz gerekecek. Nedir bu ”güç ve imkanlar”; kaynakları nerelerdedir, rezevleri ne kadardır? Statik midirler yoksa dinamik mi? Nasıl ve ne ile yaratılırlar, nasıl ölçülürler? Hangi çözüm biçimine ne kadar gerekli oldukları nasıl ve ne zaman saptanır? Tüm bunların saptanmasında ve cevaplanmasında politikanın ve dolayısıyla konumuz olan ”bağımsızlık” veya ”federasyon” u tartışmanın rolü nedir? Soruları bilerek karikatürize ettim, zira bu ”güç ve imkan” meselesi, tarafları ve nitelikleriyle o kadar karmaşık, değişken ve görecelidir ki, her türden yere çekilebilinir. İyisi mi konuyu belli bir teorik çerçevede basitleştirip daha somut hale getirelim.Bağımsızlık mı federasyon mu?B ir millet, sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş savaşımını, devlet dahil, ilgili her anlamda bağımsızlaşmak için verir. Ulusal kurtuluşun politik ihtiyacı da mantığı da budur. Bunun içindir ki, Ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH), özünde bağımsız devlet kurma hakkıdır. Teorik olarak böyle olmakla beraber pratikte bu hakkın ne kadar ve nasıl ne zaman kullanılacağı, oldukça değişik etmene ve dolayısıyla karmaşık bir sürece tabidir. Bu etmenlerin ve karmaşıklığın genel bir açıklaması yapılmak gerekirse, şöyle denilebilinir: Herhangi bir milletin kendi kaderini tayin hakkı, mücadelesinin belli bir momentinde esas olarak ulusal, bölgesel (karşısında mücadele edilen sömürgeci devlet dahil) ve uluslararası güçlerin çıkarlarının ve güçlerinin oluşturduğu bir denklemde gerçekleşleşecek bir “denge hali” nde belli bir çözüme kavuşabilir. Denklemde, esas unsurlar açısından konu sadece size bağlı olmadığı için, bu “denge hali” nin ne zaman ve nasıl oluşacağını/kurulacağını hesap etmek çok zordur. Üstelik bölgesel güçlerle, ulusları güçlerin çıkar ve güçlerini saptayıp, yönetip yönlendirmekle ilgili doğrudan bir insiyatifiniz sözkonusu değildir. Ulusal kurtuluşun politik gücü olarak doğrudan insiyatifiniz, millet anlamında kendi çıkarlarınızın nasıl saptanacağı, buna dayanarak ne kadar, nasıl bir güç oluşturup bu gücü nasıl yönetip yönlendirmeniz üzerinde olabilir.Belli bir politika ile milletinizi kurtuluş davasına kazandığınız oranda, denklemdeki çözümleyici rolünüz artacağı için, ulusal ve bölgesel güçlerin politikaları üzerinde etkiniz de artar ve böylece çözüm için olgunlaşan bir momentte, milletinize dayanarak edindiğiniz politik güç ve imkanın niteliği ve niceliği, kaderinizi nasıl tayin edeceğinizi belirleyecektir. Kısacası sorun, hangi politikanın milletinizin çıkarına uygunluğu ve dolayısıyla politik hareket olarak sizi milletiniz nezdinde güç edeceği sorunudur: Bağımsızlık mı, federasyon mu? Aksi halde bu, teorik ve tahmin yanı ağır basan geleceğe ilişkin bir tartışmanın yanısıra “lüx” bir tartışma da olurdu. Kastım, inkâr, imha ve asimilasyon politikasının tam gaz sürdüğü bir ortamda, kendi kendimize statü biçmenin “lüx” üdür. Güney Örneği ortadadır: Bundan on yıl önce, bugünkü durumu, ne Güneyliler ne de biz rüyamızda görsek inanmazdık. Güçlü sağlam bir ulusal yapınız ve persektifiniz varsa ve bu temelde özgün koşullarınız içinde “otonomi” talebi ile de olsa politik bir taraf ve güç olmuşsanız, gün gelip çattığında, o günün güç dengeleri içinde tıpkı Güneyliler'in yaptığı gibi pratik bir biçimde ve kararla talebinizi değiştirebilirsiniz. Yani öylesi bir aşamada sorunun nasıl çözüm bulacağı artık teorik veya geleceğe ilişkin tahmini bir tartışma değil, pratiktir. Ve biz, Kuzey Kürtleri olarak, böylesi aşamada olamadığımız gibi, bu konuda da tam bir kafa karışıklığı ve politik kaos yaşıyoruz. Açıktır ki, yüzyılların inkâr ve imha politikasının yarattığı entegrasyonun büyük bür tehlike olarak yaşandığı Kuzey'de, ulusal her hak ve statü (dil, kültür, otonomi, federasyon, bağımsızlık vb.), kurtuluşumuz bakımından çok anlamlıdır ve olacaktır. Ancak, hiçbir hak ve statü, Kuzey Kürtleri'nin bir ulusal taraf ve güç olarak kendilerini sömürgecilere kabul ettirmeden ve dolayısıyla belli bir güce erişen taraf olarak onlarla pazarlık masasına oturmadan sağlanamaz, sağlansa da kalıcılaşamaz. O zaman mesele, yukarıda da belirtildiği gibi, biz Kuzey Kürtleri'nin hangi politikayla, politik motivasyonla sömürgecileri masaya zorlayacak güce erişen bir taraf olabileceği meselesidir. Henüz sömürgecilerle “masa başı” nda olmadığımız için, “bağımsızlık” ve “federasyon” statülerini, Güney'dekiler gibi aktüel olarak gerçekleştirmek üzere değil, bu satatüleri gerçekleştirme aşamasına gelebilmek için bir taraf ve güç yaratmakta hangisinin bizim için daha elverişli ve güçlü politik motivasyon yaratacağını tartışmamız lazım. Dönüp dolaşıp ulusal politik mücadeleye geldik. Geldik de, ulus adına yapılan her politik mücadele ulusun desteğini kazanamıyor, ona dayanarak ”güç ve imkan” yaratamıyor. Bu noktada politikanın, politik bilimin bazı genel doğrularıyla kimi teorik belirlemeler yapmak yerine, konumuzla ilgili olarak kendi tarihimize hatta nesil olarak yaşadığımız yakın tarihimize bakarak politikada ne yapılarak ”güç ve imkan” yaratılabileceğinin temel bazı nedenlerini saptamamız daha öğretici ve verimli olur. Tarihimize sadece ”güç ve imkan” ın nasıl yaratılacağı için değil, savunulan politik hedeflerle bağlantılı olarak Türklerle birlikte yaşama eğiliminin ne zaman, niçin, hangi nedenlerle çıktığı, bu eğilimlerin Kürt ulusal davasına etkileri ve eğilim sahiplerinin akıbetleri konusunada da bakmalı ve sonra da konumuzla ilgili bazı sonuçlara varmalıyız. Günümüzün Kuzey Kürt hareketi, 1970'li yıllarda büyük bir ağırlıkla bağımsızlığı savunarak ulusal bilinç, ruh ve irade oluşturdu ve bu sayede kitleselleşerek politik güç topladı. 1980'li yıllarla beraber bu sürece PKK damgasını vurdu. Anılan yıllarda silahlı mücadele ile grafiği yükselen PKK, politik söyleminde bağımsızlığı savunmamayı ihanetle eşdeğer sayıyordu. Politikanın daha doğrusu politikada başarılı olmanın politik olarak illâki doğruları savunup hele de dürüst olmakla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Politik başarı, esas olarak, belli bir yerde/ülkede , belli tarihsel, ekonomik ve sosyal koşullar içindeki kitlelerin durumunu doğru tahlil ederek, onları politik olarak harekete geçirebilmek için buna uygun belli bir söylem ve eylemle politik algılarını şekillendirip yönlendirerek onları kazanabilmeye bağlıdır.  PKK, 1980'li yıllarla birlikte bu anlamda oldukça başarılıdır. Politik olarak özünde sahte ve tutarsız olan PKK, politik özne olarak çözmek iddiasında olduğu Kürdistan sorunu konusunda, politik söylem ve eylemi arasında belli bir tutarlılık ortaya koyarak kitleleri kazanmayı başarmıştır. PKK'nin söylem ve eylemi, Kürt kitlelerinin sosyo-politik tarihsel bilinçleriyle mevcut ekonomik ve sosyal koşullarının oluşturduğu politik istem ve imgelerle çakışmıştır. ”Sömürü ve zulme karşı Kürdistan'ın bağımsızlığı için silahlı mücadele” söylem ve eylemi, Apo'nun kimi zaman ”Türklerle et ve kemik gibiyiz” türünden demeçlerine rağmen, kitleler nezdinde tutarlı görünmüş ve bu PKK'yi büyük politik bir güç yapmıştır. PKK, o günün koşullarında konumuzla ilgili genel olarak doğru olan bu eylem ve söylemi mutlaklaştırıp ifratlaştırmasına, sadece böyle düşünmeyenleri değil, böyle düşündüğü halde kendisine katılmayanları da ihanetle suçlamasına, fırsat buldukça onları fiziki olarak ortadan kaldırmaya vardırmasına rağmen, yurtsever kitlelerden büyük destek bulmuş ve muazzam politik bir güç olmuştur. Beklendiği gibi, Apo'nun PKK'si, bağımsızlık şiarı için silahlı mücadele ile kazandığı kitlelere ihanet etmiştir. Artık PKK'nin defterinde ”Kürdistan” , ”bağımsızlık” , ”devlet” , ”siyasal iktidar” gibi ulus olmamız, ulusal kurtuluşu başarabilmemiz için, politikada ”olmazsa olmaz” kavramlar yoktur. PKK, politikasında, bu kavramlar yerine, kendi mücadelesiyle de son yıllarda olağan üstü biçimde yaygınlaşan Kürt ulusal bilincini zayıflatıp saptırmak için, ilgili siyasal literatürde hiçbir anlama gelmeyen ”Demokratik Cumhuriyet” , ” Demokratik Konfederalizm” vb. gibi ucube bir takım kavramlar icat edip ve bunları da sık sık değiştirerek kullanmakta, Kürtler olarak geçmişimizi ve geleceğimizi özellikle Türklere bağlayarak, zamanla onlar içinde eriyip Türkleşmemizi amaçlamaktadır artık. TC'nin inkâr, imha ve asimilasayon eşliğinde sürdürdüğü entegrasyon politikası zaten bu değil midir? Ancak siyasal amacına ve kitlelere böylesine ihanet eden PKK, onları kandırmayı sürdürebilmek için silahlı mücadeleyi ise son hızla sürdürmektedir. Oysa bu savaş, artık çok yönlü olarak Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine karşı bir savaştır. Birincisi, ”politik olarak söylediklerimiz taktiktir, TC'ye karşı silahlı mücadele pratiğimiz değişmemiştir” propagandası ve imajıyla, ihanet kanalına akıtılmak üzere kitle desteği korunmaya çalışılmaktadır. (Kim ne derse desin; bugünküsü sahte amaçlı da olsa, silahlı mücadele, Kürdistan'da hâlâ küçümsenmeyecek bir desteğe sahiptir ve Kürt hareketi bunu görmek ve nedenlerini tartışmak zorundadır.) İkincisi, uygulanmasındaki yanlışlar nedeniyle uğradığı askeri bir yenilgiye ve asimetrik güç dengesine rağmen, savaş sürdürülerek TC'nin inkâr ve imha politikasının sürdürülmesine ”gerekçe” sağlanmaktadır. Üçüncüsü de bu savaş, Türk toplumunun politik olarak Kürt ve Kürdistan meselesi konusunda “şahin” olan kesimlerine göre mobilize edilip saflaştırılmasını kolaylaştırmaktadır. Yeni politik bir alternatifle politik sahteliği, söylem ve eylemdeki bazı yanlış uygulamaları aşılıp doğrultularak PKK'nin geçmişte yaptığını bugünkü koşullarda aynen tekrarlayarak güç olunacağı, olunması gerektiği iddiasında değilim. Silahlı mücadeleli son 30 yıl, çok şeyi değiştirmiş bulunmaktadır ve bu da kitleleri kazanıp harekete geçirebilecek eylem ve söylemin içeriğini ve niteliğini değiştirmiştir. Bu, değişiklikleri doğru saptayıp buna uygun bir politik söylem ve eylem programı ortaya koyan politik hareket, kitleleri kazanacak, Kürt ve Kürdistan meselesini çözmek için güç ve imkan sahibi olabilecektir. ****Kürt hareketinde Türklerle birlikte yaşama eğiliminin politik tarihi, bunun ulusal kurtuluş mücadelesine etkileri ve eğilim sahipleriyle beraber bu hareketin akıbeti yakın tarihimiz ve günümüzle sınırlı değildir. Bugünden bakıldığı zaman 18. ile 19. asırları biribirine bağlayan çeyreklerde, yeniden oluşan/oluşturulan bölgenin siyasi coğrafyasının(statükosunun) elverişli koşullarından yararlanamamış olmamızın nedenlerine bakmamız yeterli olacaktır. Bu konuda inanılan ve bugüne dek yazılan biri birleri ile yakından ilişkili başlıca iki neden sayılabilinir. Birincisi o dönemde Kürtler olarak ortak politik bir akıla ve stratejiye ve bunları kullanıp gerçekleştirecek örgütlü güce sahip olamayışımız. İkincisi ise yine o dönem olduğu kadarıyla varolan politik güç ve akıl sahiplerinin önemli bir kesiminin, ”ayı” ile birlikte aynı evde yaşamayı tercih etmeleridir. Kürt tarih yazımında ve söyleminde bu eğilim, Şeyh Sait Ayaklanması sonrasında, arkadaşlarıyla beraber İstanbul'da yakalanıp Diyarbakır'da idam edilen Seyit Abdülkadir'in tutumu ile sembolleştirilir. Bu eğilimin ortaya çıkışının nedenleri ve bu nedenlerin önem sırası konusunda farklı düşünseler de ”ayı” ile birlikte yaşama eğiliminin, o elverişli koşullardan yararlanamamanın ve dolayısıyla yenilgilerin başlıca nedenlerinden biri olarak sayılması konusunda Kürt politik camiası arasında hemen hemen bir mutabakat söz konusudur. Bazıları bugün de geçerli olan bu eğilimin ortaya çıkış nedenlerinin başlıca önemlilerini hatırlamakta fayda var: Birincisi, Türklerle Kürtlerin çoğunlukla müslüman olmaları yani bugünde etkili bir biçimde kullanılan ”din kardeşliği”. İkincisi, Abdullah Öcalan'ın da sık sık diline doladığı ”Tarihten gelen iş, ittifak ve yaşam birliği” yani ”ayı” ile birlikte yaşamanın kabuslarla dolu kandırmacalı trajik tarihi.Üçüncüsü, devlet tarafından Kürtlerin belli bir kesimine sağlanan ekonomik ve sosyal çıkarlar. Dördüncüsü, başta Batılı devletler olmak üzere zamanın belli başlı güçlerinin, Kürtlerin bir statü kazanmalarıyla ilgili bir plana destek olmak bir yana bazılarının kendi çıkarları için özellikle buna karşı durmaları. Anılan eğilimi pekiştiren beşincisi neden ise, Süryani ve özellikle Ermeni jenosidiyle onlardan talan edilen mal varlıklarının bir kısmıyla Kürtlerin belli bir kesimin ağzına çalınan ”bal” dır. Osmanlı yönetimi ve Kemalistleriyle Türkler, bu ”bal” ın ekonomik cazibesiyle yetinmemiş, Süryani ve Ermenilerle dinsel farklılığı da işleyip kışkırtarak, Batılı devletlerin, özellikle Ermenileri geri getirterek, Kürt coğrafyasından da belli bir toprağın kattırılması suretiyle bir Ermeni devleti kuracağı ile ilgili şantajı da anılan eğilimin güçlendirilmesi için yoğun olarak kullanmışlardır. Son zamanlarda yeni bazı belge ve bilgilerle yayınlanan tarihsel araştırmalar, ve bazı anılar, o tarite ortaya çıkan ”ayı” ile birlikte yaşama eğiliminde bu argüment ve şantajın payının, tahmin edilenden daha fazla olduğunu ortaya çıkaracağı yönündedir. Günümüzün ”federasyoncuları” ve Seyyit Abdülkadir Hatalarını anladıkları zaman, kimi tarih araştırmacılarına ve belegelerine göre Kürdistan'ın bağımsızlığını savunan Azadi'ye katılan, kimi araştırmacılara göre de Azadi ile ilişki kuran ve sonradan da idam edilen Seyit Abdülkadir ve arkadaşları, Türklerle birlikte aynı ”ev” in çatısı altında yaşama hatasını yaklaşık yüzyıl önce ve nitel olarak çok farklı koşullarda işlemişlerdir. O sıralarda başta Mustafa Kemal olmak üzere, TC'yi kuran kadronun, Kürtler için belli bir statüyü öngördüğünü, kandırmaca amaçlı bir taktik gereği de olsa, düşünülen bu statüyü, bir takım resmi belgelere ve kararlara konu ettikleri biliniyor. Peki seksenbeş yıl sonra, günümüzün bilumum federasyoncularına TC'nin politik mukabelesi ve önerisi nedir? Açık ve nettir ki bu artık taktik olarak dile getirilen bir statü de değil, koyu bir imha, inkâr ve asimilasyon yoluyla entegrasyon politikasıdır. Yılların Kürt siyasetçisi ve aynı zamanda avukat olan Şerafettin Elçi, Siyaset bilminde ve hukuğunda ”federasyon” un ”Üniter devlet” ile ”devletin bütünlüğü” gibi kavramlarla bağdaşmadığını bilmez mi?. Peki, bunu bildiği halde neden kendisine yeniden kurmaya çalıştığı partinin son toplantısında ”Türkiyenin Üniter yapısına ve bütünlüğüne saygı içinde federasyonu savunduğu” ile ilgili olabilmezliği ilan etti ve Türk basınından belli bir ”taktir” gördü? Bana göre, Güney'deki gibi ortada tarafların somut bir pazarlığı olmadan yani imha ve inkârın tek politik uygulama olarak sürdüğü bir ortamda, böylesi bir belirlemenin asıl önemli yanı, siyasi içeriğinin yanlışından ve karmaşasından öte, bir bütün olarak Kürd toplumuna verdiği pratik mesaj ve imajdır . Bu mesaj ve imaj ,”ayı” ile birlikte yaşama mesajı ve imajıdır ve sömürgeci Türk siyasal sistemi için de bölgemizdeki mevcut siyasi statükonun devamı için son tahlilde bu önemlidir. Türk Devleti, seksenbeş yıl öncesindeki gibi bir taraftan asıl politikası olan inkâr ve imhayı uygularken, sıkıştığı noktada anılan mesajın imajını canlı tutmak ve pekiştirmek için sözde can düşmanı olarak gördüğü Kürt solcularıyla milliyetçilerini biraraya getirerek onlarla görüşen, onlara “umut” veren, onlardan akıl danışan nitelikte cambaz bir devletttir. Yeter ki bu Kürtler, Türkiye'nin Üniter yapısına, bütünlüğüne saygılı Kürtlerden olsunlar, bu görüş ve tutumlarıyla Kürtlerin uluslaşıp bağımsızlaşmalarına, Türklerden bağımsız ayrı bir taraf haline gelmelerine yarayacak bir oluşuma ve imaja hizmet etmesinler. PKK'nin silahlı mücadelesiyle sıkışan TC'nin 1993'te, Başbakanlık Politik Psikoloji Merkezi kanalıyla sosyalist olduğu bilinen ve fakat yukarıda belirtilen anlamda ”birlikçi” olan Tarık Ziya Ekinci ile Mehmet Ali Aslan'ı ve milliyetçi olduğu bilinen Şerafettin Elçi'yi buluşturarak, onlarla kapalı kapılar ardında toplanması, ancak bu cambazlıkla açıklanabilir. Sonuç olarak Ulusların kendi kaderini tayin hakkının esas mantığı, anlamı ve amacının bağımsızlık olduğunu belirtmek gerekir. Ülkemizin güney parçasında yaşanan ve yaşanmakta olan süreç gösteriyor ki, belli bir zaman ve koşullarda bu hakkın nasıl gerçekleşeceği ”masa başı” aşamasında tarafların politik gücü, imkanları ve yeteneklerine bağlı pratik bir meseledir. Güneyliler, geçmişte bazılarımızın ihanetle niteliyerek eleştirdiğimiz otonomi talebini, esas olarak geşmişteki Irak hükümetleriyle doğrudan yaptıkları müzakereler esnasında belirleyip şekillendirmişlerdi. Ancak günümüzün daha elverişli koşullarında yine ”masa başı” nda, çok kısa bir süre içinde bunu federasyon talebine dönüştürüp gerçekleştirdiler. Ulusal bilinç ve uluslaşma sürecinin hayli derin ve gelişkin olduğu Güney'de, Kürtler, tarhin hiçbir döneminde inkâr edilmediler ve dolayısıyla entegrasyona uğrama tehlikesiyle karşı karşıya olamdılar. Bu nedenle orada kurtuluş mücadelesinin politik hedefi, uluslaşmada, politik güç toplamada ve ulusal anlamda politik taraf olmada, inkâr ve imha politikasının uygulaması altında yaşıyan Kuzey kadar önemli değildi. Ancak inkâr, imha ve asimilasyon politikasının tam gaz sürdüğü, entegrasyon tehlikesinin hayli yüksek olduğu Kuzey'de, sadece ulusal bilinç ve uluslaşmanın geliştirilerek politik güç ve taraf olmak açısından değil, pazarlık zihniyet ve stratejisi açısından da çok yanlış bir yola girilmiş; dere görülmeden paça sıvanmıştır. Halbuki zaten büyük politik güç ve imkan sahibi olan Apo'nun PKK'si, ulusal taleplerini, minimalin de altına düşürmüş durumda bulunmasına rağmen, hiçbir biçimde taraf olarak kaale alınmamakta, inkâr, imha ve asimilasyon son hızla sürdürülmekktedir. O muazzam politik güce minimalize edilmiş bir hak vermek vermek bir yana, onu muhattap bile kabul etmeyen TC, elle tutulur hiçbir politik gücü olmayan ve bu gidişişat ve politikayla politik güç olma imkanları da olmayacak olan güçleri kaale alıp, onlara neden ”federasyon” hakkı versin? TC, şu andaki tutumuyla ”ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” gibi pazarlıkçı bir tutum yerine, bize sadece ”ölümü” reva görmektedir. Bu durmda, politik geleceğimizi planlarken, bırakalım programlanıp ilan edilmiş politik hedeflerden, imaj düzeyinde de olsa, Türklerle birlikteliği çağrıştıran söylem ve eylemlerden hassasiyetle kaçınmak lazım. Sömürgeci Türk siyasal sisteminin inkâk ve imha yoluyla bizi ulus olarak entegre ederek yoketme plan ve uygulamalarına karşı, politik güç ve taraf olmak ve giderek uluslaşmızı pekiştirerek kurtulmak için, gün onlarla her düzeyde ayrışma günüdür. 29/7/2006 Kurdinfo'dan akt

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.