BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Bekir Derindere · 22.06.2006 · 1 görüntülenme
Uzunca bir süredir, çeşitli Kürt internet sitelerinde, ABD’nin Irak işgali ve sonrasında yaşananlara ilişkin yapılan yorumların gerçekten tutarlı ve mantıklı bir politik çizgisinin olup olmadığını tartışıyorum kendi kendime. Altı çizilebilecek birçok çelişki, paradoksal yargı bildirimi olsa da, tek tek bunları ortaya koymak yerine, bu yazıda, “Bağımsız Kürdistan Perspektifi” (bundan sonra BKP) olarak adlandıracağım politik çizginin temel bir takım sorunsallarını tartışmak istiyorum. Yaklaşımım, ekonomik – politik somut verilere dayanarak eleştirel olacaktır. Bu yüzden iç içe geçmiş olan iki sorunsalı ele almak istiyorum: birincisi, BKP’ni savunan söylemin ABD’nin Ortadoğu’da oynadığı rolü ve bir ülke olarak ABD’nin kendi koşullarını gerçekçi bir biçimde inceleyip incelemediğidir. Belki de kendisinin bile dönüştürmekte ve yenilemekte olduğu bir misyonu, bizler, ondan habersiz olarak ona fazlasıyla biçmekteyiz. Birinci bölümde bu konuyu ele alacağım. İkinci bölümdeyse, BKP’ni savunanlarca tahayyül edilen Kürdistan’ın somut sosyoekonomik koşullarının bilgisine sahip olunup olunmadığı ve bu çerçevede dile getirilenlerin gerçekçi politik bir hattı meydana getirip getirmediğini tartışacağım. Öncelikle yazıyı kaleme alan olarak, kendime dair bir not iliştirmeme izin verin: Kürdüm, Kürtçüyüm, ama hepsinden önce özgürlükçü Komünistim. Kürdistan’a yaklaşımım, ezilen, sömürülen bir halkın sınıfsal ve etnik taleplerinin tartışılmaz birer hak olduğu prensibinden yola çıkarak, Kürt halkının bütünüyle optimum koşullar dahilinde özgürleşmesi temelindedir. Bu yazının birinci bölümünde üzerinde durmak istediğim konu, özet olarak 11 Eylül sonrası ABD’nin geliştirdiği “önleyici savaş doktrini” ve Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme yaklaşımını Kürtlerin ele alırken gösterdikleri aceleciliktir. Bir yandan, mevcut gelişmelere bakarak, geleceğe ilişkin, ABD’lilerden ya da İsraillilerden (elbette ciddiye alınabilecek kalemlerden) bile duymadığımız ve hatta duyamayacağımız hikmeti kendinden menkul yorumlarda bulunuluyor, diğer yandansa bu yorumları veri alarak, bunun üzerinden herhangi bir somut toplumsal dinamiğe yaslanmayan politik hatlar çiziliyor. İkinci bölümde ifade etmeye çalışacağım gibi, burada sorun, yine ve her zaman, temel bir eksiklikte yatıyor: üzerinde fikir yürüttüğümüz alan hakkında bilgi sahibi olma zahmetinden kaçınıyoruz. ABD’nin Irak’ı işgale girişirken sahip olduğu olanaklar ile günümüzde içine girmekte olduğu kriz sarmalı birbirinden bir hayli farklı koşulları işaret ediyor. ABD’nin Ortadoğu’yu “kesinlikle” Genişletilmiş Ortadoğu Planı (GOP)’na göre şekillendireceğini öne süren dostlarımızı bilgi kaynaklarını açıklamaya davet ederim. Zira eğer gerçek bir bilgi kaynakları varsa, burada sorgulanması gereken bu kaynaklardır, bunları aktaran Kürtler değil. Ancak bana kalırsa, bu türden güvenilir ve gerçekçi kaynaklar bulmak biraz zor olsa gerek. Çünkü şu sıralar, tüm güvenilir kaynaklar ve analistler aynı noktayı işaret ediyorlar: ABD, hem Irak’ta askeri olarak bir batakta; hem de ekonomik olarak geri dönüşü zor bir dönemece girmek üzere; yani bir finansal kriz ihtimali dramatik bir biçimde yakın. Bu yüzden de Irak işgaline verilen destek Amerikan toplumunda giderek düşüyor. Bu konuda en güvenilir kaynak, belki de yine Amerikalıların kendisidir. Voice of America’nın Türkçe servisinde de yayınlanan, “Irak Savaşı ve Amerikan İç Politikası” başlıklı, 19 Mart 2006 tarihli bir haberde(1) bakın neler söyleniyor: “Son kamuoyu yoklamalarına göre, Amerikan halkı, Irak savaşını desteklemiyor, harcanan paraya ve çabaya değmediğini ve bu ülkenin iç savaşa sürüklendiğini düşünüyor. (Metinde “siyasi uzman” olarak adı geçen) Stuart Rothenberg şöyle devam ediyor: ‘Halk neden Irak’a gidildiğini sorguluyor ve bunun yapılmamış olması gerektiğine inanıyor. Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiası çürütüldü. Ve savaşın gidişatı ve yönetimin bu savaşı idaresi akıllarda soru işareti yarattı.’” Bu, sorunun sadece Amerikan kamuoyuna dair boyutu (savaş söz konusu olduğunda toplumların kimi dönemlerde nasıl siyasal süreci köklü değişiklere uğrattıklarını ayrıca ele almayacağım. İspanya, İtalya ve geçmişte, Vietnam sonrası ABD örnekleri iyi biliniyor). Bizim dikkat etmemiz gereken bir diğer boyut, Amerikan ekonomisidir. ABD Ticaret Bakanlığı’na bağlı Ekonomik Analiz Bürosu’nca (Bureau of Economic Analysis) 14 Mart 2006’da yayınlanan Uluslararası Ticari İşlemler Raporu’na göre(2), Amerikan ekonomisinin cari işlemler açığı (kısaca cari açık), 2004 yılındaki 668.1 milyar dolar seviyesinden, 2005 yılında 804.9 milyar dolara çıkmış, böylelikle GSMH’ya oranı %6.4’e yükselmiş durumda. 2004 yılındaki oran ise %5.7’dir (bir sonraki rapor 16 Temmuz 2006’da yayınlanacak, yani bunlar elimizdeki en taze veriler). Yani ABD ekonomisi, 1998 resesyonundan bu yana, ithalat-ihracat dengesindeki yapısal kanamayı durduramamaktadır. BBC’de, konuyla ilgili çıkan bir haberde(3), New York Bankası’nın baş finansal stratejisti Michael Woolfolk, durumun vehametini şu sözlerle ortaya koyuyor: “cari işlemler açığı öyle bir noktaya yükseldi ki muhtemelen, ABD bunu sadece kendi çabasıyla düzeltemeyecek”. Gerçekten de sadece Çin ile yılda ortalama 80 milyarı doları bulan ticaret açığı, yalnız ABD’yi değil, dünyanın geri kalan tüm kapitalist ekonomilerini ciddi bir biçimde düşündürüyor. Cari açık konusunun ABD açısından ne denli ciddi bir sorun olduğunu ABD Ticaret Bakanı Carlos Gutierrez de kabul ediyor. BBC’de yayınlanan aynı haberde, Gutierrez’in ABD-Çin ticari ilişkilerindeki büyüyen açığa dair yorumuna yer veriliyor. Şöyle diyor Gutierrez, “eğer ekonomik ilişkilerimizin suya batmasını istemiyorsa, Çin’in yükü azaltarak, gerekli reformları yapması gerekir”. Ancak herkesçe bir bilinen bir gerçek var ki o da Çin’in böyle bir uzlaşım noktasından gittikçe uzaklaştığıdır. Çin ile gerçekleştirilen ticari ilişkilerde ithalat-ihracat dengesini tutturmak bir yana, açığın optimizasyonunu sağlamak bile içinden çıkılmaz bir sorun haline dönüşmüş durumda. (Her ne kadar 2006’nın ilk çeyreğinde bu konuda ABD lehine kısmi bir iyileşme olsa da, Kasım ayında bu oranın yeniden yükselmesi bekleniyor). Diğer yandan, ABD’de enflasyon da yükselmekte. 14 Haziran 2006’da Beyaz Saray’dan yayınlanan basın bildirisine göre(4), ABD’de tüketici fiyatları, Mayıs ayında %0.4 oranında arttı, yani çekirdek enflasyon, beklentilerin üzerinde artmış oldu. Bu da, doğal olarak faizlerde yükselişin süreceği beklentisini kuvvetlendiriyor. Yani ABD, ister istemez günde 2 milyar dolar yabancı sermaye çekebilmek için faizleri yükseltiyor ve krizi ötelemeye çalışıyor. Halen, ABD Merkez Bankası’nın (FED) faiz yükseltme manevraları ile ayakta tutmaya çalıştığı kur dengesi ise, Çin’in kur sepeti programına ve Euro’nun, petrol satan ülke ekonomilerine hegemonik bir biçimde sızmaya başlaması nedeniyle sarsıntı geçiriyor. Dolayısıyla ABD’nin, gittikçe daha fazla hizmet ihracatına bağlı hale gelen ekonomisini, savaş harcamaları, petrol fiyatlarının yükselişi, Çin’den gelen cari açığı yükseltici baskı ve kendi iç dinamikleri nedeniyle sürdürülebilir kılmak için yeni bir savaşı göze alamayacağını söylemek gerçekçi olmaz mı? Görünüşe bakılırsa olur, zira bunu Amerikalıların ta kendileri söylüyor. Evet, ABD ekonomisi, özellikle petrol satan ülkeler ile sıcak para piyasalarının dolarizasyonuna dayanır. Yani başka ülkeler ABD dolarını geçerli para birimi olarak ikili ve çoklu ilişkilerinde kullanmalılar ki ABD ekonomisi kendisini çevirebilsin. Örneğin, Suudi Arabistan, Rusya, Kuveyt gibi büyük petrol satıcıları anlaşmalarını ABD doları üzerinden yaparlar ve bunun sonucu olarak da, “sıcak piyasalar” denen, Singapur, Tokyo, Shenzhen, Hong Kong, Shangai vb borsalarda menkul değerler dolar üzerinden değerlenir. ABD de, bu sayede, cari açığını sadece para basarak dahi finanse edebilmektedir. Paranın ABD ekonomisine maliyeti, kağıt, mürekkep ve darphanede çalışan işçinin ücretidir. Bu verili koşullar üzerinde şöyle bir senaryo inşa ediliyor: İran ve Venezeulla, ikili ilişkilerde Euro kullanımı yolunda uzun vadeli sözleşmelere doğru ilerliyorlar. Öte yandan Rusya da benzer biçimde, Çin’e yönelik büyüyen enerji sevkiyatını, dolara nazaran daha istikrarlı olan Euro ve Yen üzerinden gerçekleştirebilir. Diğer OPEC ülkelerinin de bu trende uyması durumunda, petrol piyasalarında dolarizasyonun sonu gelip Euro, geçerli para birimi haline gelebilir. Bu durumda ne olur? ABD ekonomisi, tam anlamıyla bir gecede çökecektir ve bu çöküş, 1929 krizini kat be kat aşan bir ölçekte depreme yol açacaktır. Bu olasılıklar (adı üzerinde, şimdilik sadece olasılık), yalnızca ABD hegemonyasından rahatsız olan statükocu Arap rejimlerinin ya da Rusya’nın nasyonalist dinamiklerinin masalarında bulunmuyor; bu olasılıklar ve buna benzer senaryolar, asıl olarak ABD’lilerin masalarında bulunuyor olsa gerek. Bu yüzden, biz Kürtler de gerek ABD’nin durumunu, gerekse de kendi durumumuzu bu somut verileri, istatistikleri, ekonomik ve sosyal göstergeleri göz önüne alarak yeniden düşünmeliyiz. Rasyonel kararlar, ancak ve ancak rasyonel planlamaya dayanır. Nihayet artık şunu öne sürebiliriz: ABD müdahalesinin tüm bölgeyi kapsayacağının bir garantisi yok, bunu kendileri de ifade ediyorlar. Çünkü bölgedeki rejimlerle ara anlaşmalar yaparak statükonun, ABD ekonomisinin muazzam dış ticaret açığını kapatması ve doların kambiyo değerinin güçlendirilmesi için ihtiyaç duyduğu zaman boyunca uzatılması daha gerçekçi bir koşul olarak beliriyor. ABD’nin her şeyden önce derdi bölgedeki idari statüko değildir: Ortadoğu halklarının hangi zorbalarca yönetiliyor olduğundan çok, bu zorbaların merkez bankalarının bono kağıtlarını hangi para birimine endeksli olarak hazinesinde tuttuğudur onu ilgilendiren. (Suudi hanedanının ya da Pakistan’daki gerici oligarşinin ABD ile “stratejik ortak” olmasına karşılık, İran veya Suriye oligarşisinin düşman oluşu böylece daha iyi anlaşılabilir). Irak işgalinden kısa bir süre önce Saddam’ın Irak’ın hazinesindeki dolarları Euro’ya konverte ettiğini ve bundan sonra ticaretini Euro üzerinden yürüteceğini açıkladığını herkes hatırlar. Amerikan müdahalesinin böylesine aceleci bir biçimde gerçekleşmiş olması, bölgenin bütünüyle idari reforma tabi tutulacağından çok, kontratların elden geçirileceğinin açık bir delilidir. Dolayısıyla ABD daha önce olduğu gibi bugün de kendisi için en rasyonel kararı almaya çalışacaktır: bu da, en düşük maliyet ile en yüksek dolarizasyon güvenliğidir. Suriye’deki Esad rejiminin, koltuğunun gerçekten sarsılmakta olduğunu hissettiği bir dönemeçte ABD ile uzlaşma arayışlarına girerek, rejim içinde kısmi demokratik reformlar ve her şeyden önemlisi, ticaret imtiyazları ve finansal liberalizasyon taahhüdünde bulunması durumunda ABD’nin bunu reddedebileceğini düşünebiliyor musunuz? Suriye’de gerçekleştirilecek bir finansal ve ticari liberalizasyon ile paralel giden bir seçim reformu manevrası, ABD’nin buraya yüksek maliyetli ve artık herkesçe gayrimeşru ilan edilen bir askeri operasyonu çok çok uzun bir süreçte rafa kaldırmasını sağlayacaktır. Bu durumda Küçük Güney’deki özgürlük umutlarına ne olacak dersiniz? Onlar da halının altına süpürülecektir elbette. Bu halı, kısmen demokratik bir rejimin sahte parlamenter rejiminde birkaç koltuk da olabilir, ABD-Esad anlaşmasının yaratacağı yeni cezaevleri de. İran’ın durumunu da bu çerçevede yeniden düşünürseniz, tablonun karanlık tarafı iyice aydınlanabilir. ABD – İran gerginliğinin altında yatan temel sebep nedir; İran’ın nükleer silah üretme yeteneğini kazanması mı, yoksa işkence, idamlar ve benzeri baskılarla ezilen Kürdistan eyaleti mi? Elbette hiçbiri. Sorun, yine ve her zaman olduğu gibi bu ülkenin, Wall Street’in operasyon sahasına dahil olmamasıdır. İran, binlerce yıllık bağımsızlık geleneğinden güç alarak bölgedeki otoritesini içine Şii Arapları doldurduğu Truva Atı’nı kullanarak genişletmek istiyor. Kürtler, onlar için ciddi bir engel olabilir mi? Elbette olabilir: eğer ABD ile ittifak kurmayı başarır ve ciddi bir önderlik geliştirebilirlerse. Ancak bir de şu var: İran da ABD ile günün birinde pekala uzlaşabilir ve aradaki temel çelişki olan ticari ve finansal liberalizasyon konusunu bir uzlaşma noktasına götürebilir. ABD İran’da ne istiyor? Demokratik bir yönetim ya da İranlılarla Kürtlerin özgür bir ülkede yaşıyor olduklarını görmek mi? Bu soruya evet diyecek olanlara tarihi yeniden ve daha ciddi bir gözle okumalarını tavsiye ederim. Kendi ülkesinin dışında yaşayan insanların özgürlüğü ABD’nin en son derdi olabilir. Onun derdi, 1998’den beri gerçek bir resesyona girme sinyalleri veren ekonomisinin motorunu susturmamaktır. Bu motor, ürettiği mallara yeni pazarlar bulamazsa, yarattığı olağanüstü miktarlardaki likiditeyi akıtacak yeni borsalar bulamazsa ve daha da önemlisi ulusal para birimi olan doların gücünü garanti eden diğer ülkelerin döviz referanslarını Euro’ya kaptıracak olursa susar. Bunun için de ABD, telaşla “önleyici savaş konsepti”ni devreye sokarak riskli bölgelere sopasını bırakmakta ve işbirliğine yanaşmayan rejimlerin yöneticilerini tehdit etmektedir. Yalnız yönetici kelimesini altını çizmek isterim: ABD’nin derdi rejimlerle değil, yönetici kesimlerledir. Demokratik geleneği olmayan, sivil toplumu gelişmemiş ve kamusal alanı şiddetle bastırılan ülkelerde rejim değişikliği demek, yönetici kesim değişikliği demektir. Dolayısıyla ABD’nin derdi de bu kesimleri ABD’nin yeni kur rejimine uyum sağlamaya zorlamaktır. Şu üzerinde çok konuşulan Genişletilmiş (Büyük) Ortadoğu Planı’nın öngördüğü şey, domino taşları gibi devrilen rejimler olabilir mi sizce? Bunun yaratacağı olağanüstü maliyeti düşünebiliyor musunuz? Cari açığı gün geçtikçe büyüyen ve FED’in o kadar dikkate almadığı işsizlik oranı hızla artmakta olan bir ABD, bu büyüklükte bir maliyeti kısa vadede çevirebilir mi? Elbette hayır.Kısacası şunu söylemeye çalışıyorum: Bağımsız, özgür, demokratik bir Kürdistan idealini, perspektif düzeyinde bütünüyle ABD’nin Ortadoğu’daki performansına ve İsrail’in mevcut politikalarının bekâsına bağlayanlar ciddi bir biçimde yanılabilirler. Güney Kürdistan’daki olumlu gelişmeleri bundan ayrı tutuyorum, çünkü otonomi ya da bağımsızlık, orada yaşayan insanların kendi tercihleri ve iradeleri doğrultusunda karar verecekleri bir konudur ve herhangi birini tercih edip etmemekte sonuna kadar haklıdırlar. Tarihsel olarak bizler, yani Kürtler, Araplar, Türkler ya da Farsîler, bu konuda sadece gözlemci ya da destekçi olabiliriz. Ancak madem Ortadoğu’nun Kürdistan sorununun gözbebeği Kuzey’dir, o halde buranın özgüllüklerini, koşullarını ve beklentilerini hesaba katmak gerekir. Koşulları homojen olarak kabul etme yanılgısına düşmek, bize zaman kaybettir sadece. Bunun yerine, yürütülecek politikaları dikkatli bir biçimde seçmek gerekir. Yarın ABD ya da İsrail bölgede olmadığında neler olabilir düşünebiliyor musunuz? Bunun mümkün olmadığını ileri sürmek başka, bu ihtimali de düşünerek stratejik planlar yapmak başkadır. Bunu da düşünmek zorundasınız, çünkü bütün ihtimalleri göz önüne almak ve her birine özel taktikler üretmek ciddi bir politikanın kaçınılmaz görevidir. Bu yüzden şunu unutmamalısınız: Bush hükümeti de eninde sonunda ABD halkının tercih ettiği hükümetlerden biridir ve bir sosyoekonomik krize yol açtığı anda kapı dışarı ediliverir toplum tarafından. Yerine gelecek olan hükümet, halkın beklentileri ve ekonomik gerçekler çerçevesinde, sık sık atıfta bulunulan GOP’tan bütünüyle geri adım atarak, çıkarlarını statükonun devamında bulabilir. Öyle ya, BM Irak işgalinin resmen gayrimeşru olduğunu, BM sözleşmelerinin çiğnenmiş olduğunu ilan etmiş durumda, ancak bu konuda yaptırıma gidecek gücü yok sadece. Yarın bunun mümkün olduğunu düşünün: tüm uluslararası kamuoyunun ABD koalisyonunu mahkum ettiğini ve bu koalisyonun da özür dilediğini… O zaman bağımsız ve özgür bir Kürdistan kimden yana olacak; uluslararası toplumdan yana mı, yoksa suçlu olduğunu kendisi bile kabul eden bir ABD’den yana mı? Tarih, işte böyle anlarda yazılır. Yazının en başında sözünü ettiğim gibi, bu ikinci bölümde “Bağımsız Kürdistan Perspektifi”ni (BKP) savunanlarca tahayyül edilen Kürdistan’ın somut sosyoekonomik koşullarının bilgisine sahip olunup olunmadığını ve bu çerçevede dile getirilenlerin gerçekçi politik bir hattı meydana getirip getirmediğini tartışacağım. Çok dikkat çekici bir husus var, öncelikle bunun altını çizmek istiyorum: Her milliyetçi, ulusal bağımsızlıkçı siyaset gibi, BKP söyleminde de, Kürdistan’ı, şimdiden bir ‘bütün’ olarak tahayyül etme yaklaşımı var doğal olarak. Ancak, bu söyleme dair sorun şu ki, devamlı olarak bütünlüğü, bölünmüşlüğü öne çıkarılan bu ülkenin öznitelikleri aynı zamanda muğlâkta bırakılmaktadır. Ne mevcut durumuna ilişkin detaylı, anlaşılır, bilimsel veriler sunuluyor; ne de yakın – uzak gelecekte kurulması beklenen ülkenin niteliklerine ilişkin önerilerde bulunuluyor. BKP’ni doğrudan savunan arkadaşlara yönelik hemen birkaç soruyu yöneltmek istiyorum: tek tek dört parçanın ve buradan yola çıkarak Kürdistan’ın bütününde mevcut/süregiden ekonomik ilişkiler, üretici birimlerin ve piyasaların yapılanması, kentlerin sosyoekonomik gelişmişlik, finansal ve sosyal sermaye birikim düzeyleri, hizmetler ve genel sınıfsal bölünmeler üzerine bir bilginiz var mı? Bu bilgi setinden yola çıkarak, mevcut duruma ilişkin kapsayıcı bir fikir öne sürebilir misiniz? Bu mevcut durumu ve kısa – orta vadede gerçekleşmesi muhtemel uluslararası gelişmeleri de göz önüne alarak, bağımsız bir Kürdistan’da insanların hangi şartlar altında, nasıl yaşayacaklarına, ne üretip, ne tüketeceklerine, hangi emtiaların ticaretini yapacaklarına, ithalat – ihracat dengesinin nasıl bir görünüm alacağına, sosyal ilişkilerin, sınıfsal çelişkilerin nasıl düzenleneceğine dair fikirlerinizi öne sürebilir misiniz? Bağımsız, birleşik bir Kürdistan’da uygulanabilecek kalkınma perspektifi hangisidir: bölgesel, kentsel, bütünsel? Bu perspektiflerin tercihinde baz alınacak kıstaslar neler olabilir? Kısacası, sizce Kürdistan nasıl bir yer olacak, nasıl bir yer olmalı? Öyle aylar, belki yıllar sürecek, yüksek bütçeli araştırma projelerinden söz etmiyorum; sadece bireysel birikimlerinize ve gözlemlerinize dayanarak geliştirdiğiniz fikirlerinizi talep ediyorum. Kürt özgürlük hareketinin mevcut dinamiklerince yerine getirilmekten imtina edilen bir konuyu açık yüreklilikle ortaya koymamız gerekiyor: Üzerinde siyaset yürütülmek istenen zeminin, yani Kürt toplumunun sosyoekonomik koşullarından bihaber oluşun yarattığı eksiklik, birebir özgürlük mücadelesini de geriletmektedir ve tüm siyasal yapılar, sağlıklı bir veri bankası olmaksızın yönlerini tayin etmekte zorlanmaktadırlar. Kısacası, siyasal programlarda eksik kalan hayati bir noktanın artık görünür olduğu anlaşılıyor: eğer entegre bir Kürdistan sosyopolitik yapısı tahayyül ediliyor ve buna uygun olarak mücadelenin “Kürdistan’ın özgürlüğü” adına yürütüldüğü iddia ediliyorsa, bu entegre yapının en önemli unsurlarından biri olan ekonomik etkinliklerin, yani eskilerin deyimiyle ‘istihsal’in de bir an evvel üzerinde durulması gerekir; yani gezegenin ve bölgenin verili ekonomik koşulları ve potansiyelleri göz önüne alınarak yaratıcı, akılcı çözümler aranması, bulunan çözümlerin ve önerilerin programatize edilerek siyasal mücadelede araçsallaştırılması gerekir. Lafı fazla uzatmadan birkaç önsel gözlem ve veriden yola çıkabiliriz. Aşağıdaki tabloyu, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından 2003 yılında yayınlanan “İllerin Performans Göstergeleri”(5) endeksinden yararlanarak hazırladım. Tabloda, Kuzey Kürdistan’daki hakim nüfusu ve kimliği Kürt sayılabilecek 16 kentin seçili göstergeleri ve kümülatif performans kriterleri açısından Türkiye çapında yapılan sıralamadaki konumları verilmiştir. Kent GSMH İçindeki PayıTarımda Çalışanların Toplam İstihdama OranıFabrika SayısıŞehirleşme OranıOkuryazarlık OranıSosyo-ekonomik Gelişmişlik Sıralaması (81 İl içinde)Muş% 0.2%83,42%35,1%7081Ağrı% 0.2%73,46%47,7%6880Bitlis% 0.2%69,82%56,5%72,379Şırnak% 0.2%46,50%59,8%65,778Hakkâri% 0.1%52,42%58,9%70,777Bingöl% 0.1%69,91%48,6%73,676Van% 0.5%67,213%50,9%6875Ardahan% 0.1%77,81%29,7%84,674Siirt% 0.2%56,81%58,2%68,673Mardin% 0.5%69,916%55,5%71,272Batman% 0.4%63,54%66,6%7170Iğdır% 0.1%68,31%48,4%75,569Urfa% 1.0%72,833%58,3%67,668Kars% 0.2%68,16%43,7%8367Diyarbakır% 1.2%63,833%60,0%69,563Dersim% 0.1%42,31%58,2%8352Kaynak: DPT, İllerin Performans Göstergeleri, 2003 Peki bu tabloyu nasıl yorumlayabiliriz? Görüldüğü gibi, -küçük istisnalar dışında- bu 16 Kürt ili, aynı zamanda Türkiye’nin en az gelişmiş 16 ilidir. (Bu listede, 71. sırada Gümüşhane var. Ancak sıralama verilerinin 2003 yılına ait olduğunu ve son iki yıl içinde Aydın Doğan’ın kendi memleketine yaptığı yatırımları göz önüne alırsak, Gümüşhane’nin sıralamada üst basamaklara tırmanmış olacağı kesindir.) Bu listeye Antep, Erzurum, Adıyaman ve Malatya gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu iller dahil edilmedi. Çünkü bu illerde, 1995’ten bu yana yapılan seçimlerde HADEP-DEHAP oy oranları oldukça düşük ve bu açıdan siyasal olarak Kürdistan tahayyülüne dahil olsa da objektif olarak bu çerçevede düşünmek şimdilik anlamsız. Bu 16 kentin toplam nüfusu şu an yaklaşık 8,5 milyondur. Her bir kentin ortalama %65’i tarımla uğraşmakta, dolayısıyla köyde yaşamaktadır. Böylece, Kürdistan’da yaklaşık 5,5 milyon kişinin kırsal bölgelerde yaşamakta olduğunu öne sürebiliriz. Sadece bu başlangıç gözlemlerinden dahi, durumun pek de içaçıcı olmadığını söylemek mümkün. Amacım, pessimistik bir biçimde, insanları demoralize etmek değil; tam tersine, mevcut koşullara dahil bir ipucu vererek, tartışma zeminine davet etmek. Bu yüzden, birçok Kürt internet sitesinde güçlü bir biçimde BKP’ni savunan dostlarımızı, bu perspektifi tutarlı ve sağlam bir biçimde, bir programa ve metoda kavuşturmaya davet ediyorum. Kişisel olarak, mevcut koşullar itibariyle bağımsız bir Kürdistan perspektifinin ayaklarının havada olduğunu, Kuzey Kürdistan’da bütün siyasal ve konjonktürel etkenler bir tarafa, sosyoekonomik koşulların böyle bir ideale şimdilik yeterli olanak sağlamadığını düşünüyorum. Bunun yerine savunduğum stratejinin unsurları şunlardır: hızla ve acilen bölgenin altyapısının güçlendirilmeye çalışılması; hem Türkiye’nin, hem de dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan insan sermayesinin toparlanarak daha operasyonel hale getirilmesi; kırsal kesimde kartelleşerek köylünün, üreticinin kanını emen aracı – kompradorların devreden çıkarılması için ilişkiye geçilen köylülerin kooperatifler kurarak ürünlerini doğrudan mamul hale getirmelerinin teşvik edilmesi; yoğun göç alan kentlerde ortak yaşam ve üretim olanaklarının araştırılması; düşük ve orta ölçek sermayeli üretici birimlerin örgütlenmesine, bunların kredi olanaklarını elde etmelerine ve ürünlerini yerli-yabancı pazarlara sürmelerine yardımcı olunması; metropollerdeki Kürt nüfusun acil çözüm gerektiren sorunlarına daima geri dönüş perspektifinden yaklaşarak, bölgede istihdam artırıcı girişimlere bu insanların entegrasyonunun sağlanması; tüm alanlarda eşitlikçi üretim ve bölüşüm perspektifinin pratikte geliştirilmesi… Bu preliminer önerilere daha fazlası da eklenebilir, ancak listeyi uzatmamak adına, kısaca şunu belirtmek istiyorum: bütün bu pratik adımlar, ancak ve ancak belediye gibi kurumların destekleri/aracılıkları ile atılabilir. Mevcut durumda Kürdistan’daki DTP’li belediyeler, belki de kendilerinin de farkında olmadıkları, muazzam bir potansiyel güce sahipler. Belediye örgütlenmesi, sadece bir takım alt yapı ve temizlik hizmetlerinin sağlanması değildir; hepsinden önemlisi belediye, toplumla iç içedir, onların sorunlarını yakinen takip ederek çözüm bulabilir. Nihayetinde belediyeler, toplumsal devrim ve dönüşümlerin aktörleri olabilirler; hatırlayınız, 1871 Fransız Komünü’nün belkemiği, bir belediye örgütlenmesiydi aynı zamanda. Kürdistan’daki belediyeler, Ankara’da ya da Bağdat’taki herhangi bir bakanlıktan daha önemlidir Kürt halkı için. Çünkü onlara en yakın olan kurumlar, belediyelerdir. Bu yüzden, her kesimden Kürt politik gruplarının Kürdistan’daki DTP’li belediyelere sahip çıkmaları, desteklemeleri, yeni çözümler önermeleri ve sivil toplum dinamikleri olarak dönüşüme katkıda bulunmaları sadece rasyonel bir stratejinin parçası değil; aynı zamanda namus borcudur da. Dolayısıyla, artık Kuzey Kürdistan bağlamında eleştirdiğim bir yaklaşım olarak BKP’nin alternatifini, yani kendi savunduğum politik-ideolojik yaklaşımı ortaya koyabilirim: Federalizm. Kuzey Kürdistan için önümüzde duran seçenekler içinde en akla yatkını, bugün için federalizmden başkası değildir. Kürtler, federal bir Türkiye sayesinde ancak gelecekte bağımsızlaşma ve kendi kaderini tayin etme kapasitesine kavuşabilirler. Bağımsız bir Kürdistan’da yaşamak –ontolojik- bir haktır, bunu kesin olarak reddetmek gibi bir yaklaşım kabul edilemez. Ancak elimizdeki araçları ve koşullarımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Kendinizi, bu sabah bağımsızlığını elde etmiş bir Kürdistan’ın sorumlu yöneticisi olarak düşleyin: kabus gibi bir şey, öyle değil mi? İnsanın gözlerini yaşartan bir bayrak, bir ulusal marş ve eğitimsiz bir ordudan başka hiçbir şeyiniz yok! Bunlarla ancak bir roman yazılabilir, kaynaklarını üretime dönüştürebilen, insanlarının karnını doyurabilen bir ülke yaratılamaz. Dolayısıyla Kürtlerin yapabileceği en hayırlı siyasal aktivite, Türkiye içinde federal bir reformu zorlamaktan başka bir şey olamaz. Böylesi bir reform sayesinde; kısa vadede hızla erozyona uğramakta olan Kürt kültürünün kanamasının durdurulması ve serum bağlanması sağlanır. Metropollerde hızla çeteleşmekte ve mafyalaşmakta olan Kürt toplumunun ameliyata alınarak kanserli dokunun opere edilmesi sağlanır. Orta vadede Kürtler, demokrasi, çoğulculuk ve hukuk gibi evrensel kavramlarla tanışmış olurlar. Bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerden çok azının hukuk kavramı üzerine bir fikri var. Bizler, bizim için baskı, zulüm ve gözdağından başka bir şey olmayan Türk hukuk sisteminden başka bir hukuk sistemi tanımadığımız için, hukuk kavramının ta kendisiyle küsülü durumdayız. Federal yönetimin hukuki yapısının anlaşılabilmesi ve üzerinde uzlaşılabilecek bir anayasaya uyum sağlanabilmesi bile uzun bir süreyi gerektirir. Federal bir rejim içerisinde Kürtler, otonomizasyonun sağladığı özgürlük ortamı dolayısıyla kendi sosyal sermayesini geliştirme şansını yakalayabilir. Bu ne demek? Şu: Kürtçe’yi iyi bilen öğretmenler, işini iyi yapan Kürt doktorlar, hemşireler, mühendisler, toplumuna kin gütmeyen bir güvenlik personeli, siyasetten bağımsızlık prensibini kavrayabilmiş bir hukukçu kesimi ve bir mahkeme, iyi donanımlı akademisyenler, üretken, yaratıcı ve sosyal/sınıfsal kontrolü garanti altına alınmış bir girişimci kesim, demokrasinin, sivil toplumun önemini ve kamusal alanın gelişiminin önceliğini iyi kavramış, yürekli bir siyaset kesimi ve her şeyden önemlisi, verimliliğini artırmanın yollarını öğrenmeye başlayan, dayanışmacı bir köylü ve giderek örgütlenen, kendi iktidarını yaratabilecek kapasiteye erişen bir işçi sınıfı… İşte Kürtlerin orta-uzun vadede kazanmasının son derece hayati olduğu sosyal, siyasal ve ekonomik donanımların en başta gelenleri bunlardır. Ve bunların elde edilebilmesinin en muhtemel biçimi, yaratıcı bir siyasal mücadele sonucunda elde edilmiş bir federal yönetim modelidir. Kürtlerin enerjilerini harcaması gereken en yakın ve önemli hedef özerk bir Kürt bölgesinin yaratılmasıdır. Bunun sınırlarının ve kapsamının ne olacağı, mücadele ve müzakere sürecine bağlıdır. Bugünden, işte şurası bizim, burası onlarındır diye çocukça heveslere kapılmak, daha baştan inandırıcılığını kaybetmek ve manevra alanını daraltmak olur. Böyle bir strateji göz önüne alındığında belediyelerin önemi, hayatiyeti daha iyi anlaşılmış olur. Belediyeler, federalist politikanın olmazsa olmaz mücadele araçlarıdırlar. Federalist siyasal mücadele, -her ülkede- savunulması meşru bir ideolojidir; günümüzde gittikçe daha fazla tutucu hale gelen, içine kapanan üniter rejimler, ancak ve ancak meşru ve legal federalist mücadele sayesinde reformize edilerek demokratik bir sürece sokulabilirler. Kürtler açısındansa belediyeler, altın değerinde kurumlardır: hali hazırda bölgedeki belediyelerde yaşanan regresyon ve çözülme durdurulmazsa eğer, Kuzey’dekiler için bu son kaleler de elden çıkmış olacaktır. Biz Kürtler, modernleşme sürecine geç giren devletlerin tebası olageldik. Bizim açımızdan yirminci yüzyıl, dört parçaya ayrılmış Kürdistan’ın titizlikle ve dikkatli bir biçimde fakirleştirilmesinin, diğer ulusların sahip olduğu minimum sosyal ve ekonomik olanaklardan mahrum bırakılmasının yüzyılı oldu. İşgalci olarak adlandırdığımız dört ülkenin sahip olduğu hastalıkları bile sonradan kaptık ve kendi bünyemizde geliştirdik. Şimdi, elimizde bizi diğer toplumlarla eşit kılacak, mutlu, özgür bir hayata kavuşturacak yeterli kaynaklar yok denecek kadar az: bunun yerine bizi diğer toplumların içinde “zencileştiren” sosyal dinamikler ile diğer kentlerin içinde gettolaştıran mahallerimiz var. Köylerimiz ise sefalet barınağı haline gelmiş durumda. Geliştirebildiğimiz iki “meslek” var: savaşçılık ve kaçakçılık. Bunları bile son derece ilkel, geri kalmış metotlarla sürdürmeye çalışıyoruz. Dahası, bu “mesleklerin” ölmekte olduklarının farkında bile değiliz. Bütün bu manzaraya dürüstçe ve cesurca bakmak zorundayız. O halde, “insanın, yaşadığı ülkede mutlu olmasının koşulu nedir” sorusunu sormamız gerekir kendimize. İnsanların mutluluğunu ve refahını garanti eden, bulundukları ülkeye giren yabancı sermaye miktarı ya da sahip oldukları otomobil sayısı türünden veriler değildir. Bir ülkeyi kalkındıracak olan ve yurttaşlarının mutlu bir geleceğe doğru ilerlemesini sağlayacak olan gösterge, sosyal sermayesinin düzeyi ve üretilen zenginliğin eşitçe paylaşımıdır. Sosyal sermaye, yetişmiş insan gücü anlamına gelir. Kürtlerin, bugün ve orta vadede en çok ihtiyaç duyacağı şey, kalifiye insan gücü, dolayısıyla yaratıcı sosyal sermayesidir. Ulusal stratejinin üzerinde şekillenmesi gereken zemin, siyasal değil, sosyal zemindir. Siyaset, bu zeminin verilerinin seçilen strateji doğrultusunda şekillendirilmesi işidir. Yoksa bir siyasal parti kalkıp da doktor ya da mühendis üretmez; sadece doktorları ve mühendisleri ortak hedefe yönlendirir. Öte yandan, bir siyasal parti, üretici güçlerin yeniden ve eşitlikçi bir biçimde örgütlenmesine öncülük ve aracılık edebilir. Ulusal strateji, ulusal özgürlüğe giden yolları tarif eder; yolu siyasal mücadele döşer. Bu yoldan geçecek olanlar, yani “zoon politikon” olarak Kürt bireyi, eninde sonunda nereye varacağını, özgürlüğün neye benzeyeceğini bilmek isteyecektir. Bu, elbette mücadele sürecinde biçimlenecek bir tariftir. Ancak şu an kendimizi bu süreçten yalıtabilir miyiz? İşte tam ortasındayız mücadelenin; düşüncelerimizi paylaşıyoruz ve daha yeni, daha gelişmiş düşüncelere kapı açıyoruz. Bu yüzden bu aşamada yapılabilecek en hayırlı siyasal eylem, daha yolun başındayken özgürlüğün tanımı üzerine tartışabilmektir. Ezici bir çoğunluğun az ya da çok Marksist/sol bir formasyona sahip olduğunu ileri sürebileceğimiz politikleşmiş Kürt cemaatinin eşitlik ve özgürlük ilkelerinden bir anda soyunabileceğini düşünmek de, bunu ummak da doğru bir tutum değildir. Birincisi, ahlaki değildir: eşitliği savunmayacağız da sömürüyü mü savunacağız? İnsan oğullarının ve kızlarının özgür varoluşunu savunmayacağız da baskıyı ve kısıtlanmayı mı savunacağız? Başkaları için “şimdilik katlanılabilir” ya da “görmezden gelinebilir” sayabileceğimiz koşulları, öncelikle kendimiz özgülünde değerlendirmemiz ve buna uygun adımlar atmamız gerekir. Elbette birileri çıkıp da “senin, benim özgürlüğümü, benim adıma düşünmene gerek yok. Ben şu ya da bu şekilde gayet özgürüm” dediği vakit de onun yaşamının biricikliğini, özerkliğini, dokunulmazlığını ve göreceli bir konumda oluşunu tartışmasız teslim etmemiz gerekiyor –aynı kişi, başka birinin özgürlüğüne ket vurmadığı sürece. Dolayısıyla ulusal stratejinin en sağlam döşenmesi gereken ayağının “özgürlük ayağı” olduğu ortaya çıkıyor. Bir halkın uluslaşma aşamasına girmesi, öncelikle o halkın kendini bir ulus olarak düşlemesine ve ardından da “diğerlerinden özgürleşme”ye başlamasına dayanır. Bu, günümüzde Kürtlerin tam ortasında bulunduğu aşamadır. Kürtler artık her yerde kendini bir ulus olarak düşleyebiliyor. Bu düş, ağır ağır ayaklarını zemine uzatıyor. Kısacası Kürtler diğer uluslardan özgürleşmeye başlıyorlar. Ancak kendi içinde de özgürleşmeye başladıklarını söyleyebilir miyiz? Hayır. Çünkü bu problematik, tali bir konumda: “öncelikle bir yakamızı kurtaralım da gerisine sonra bakarız” gibi bir düşünce egemen oluyor siyasal söylem ve pratiklere. Oysa baskıcı yapıdan özgürleşebilmek, bağımsızlığı destekleyecek dinamikleri yaratabilmek de bu iç tartışmanın sonuçlarıyla çok yakından ilintili. “Halen içinde yaşamakta olduğum Türk toplumunun üzerimde yarattığı baskıdan daha büyük bir baskı altında kalmam muhtemelse, neden gidip bir Kürdistan devleti ideali için hayatımı harcayayım” diye düşünmek her Kürt’ün hakkıdır. Kürtçülük alınyazısı ya da eskatalojik bir görev değildir. İnsanlar bu ideolojiyi (ve onun kimliğe dönüşmüş halini) tercih ederler ya da etmezler. İşte siyasetin oyunu da tam burada oynanır: öyle bir şey teklif etmeniz gerekiyor ki insanlar mevcut yaşamlarının rutinini, -olumlu ya da olumsuz - çeşitli alışkanlıklarını terk ederek sizinle birlikte aynı mahkeme salonunda, aynı davayı savunabilsinler. İşte bunun adı özgürlük davasıdır. Esaret altında kalan her insan, bir biçimde özgürlüğünü düşler. Bu düş mikro da olabilir, makro da. Lokantada tabak yıkamaktan başka bir seçeneği olmayan bir Kürt genci için özgürlük 1000 $’lık bir cep telefonu olabilir; tam tersine, düzen içinde yüksek bir statü ve yaşam standardı elde etmesine kesin gözüyle bakılan genç bir Kürt bilgisayar mühendisi adayının yegane düşü inkara uğramadan, horlanmadan, küçümsenmeden, kin gütmeden, kahrolmadan yaşayabileceği, şiddetin başat dil olmadığı, adil bir gelir dağılımının olduğu bir ülkede, Kürdistan’da veya Kürt – Türk Federasyonunda yaşamak olabilir. Bu iki tercihten birini diğerine ontolojik olarak üstün kılan ortak bir yargı yoktur, olamaz da. Böyle bir şeyi iddia etmek, siyaset felsefesi bakımından tuzağa düşmek anlamına gelir. Her iki tercih de göreceli değerlere sahiptirler; ancak bunlar siyaset tartısına bırakıldıklarında bambaşka değerler kazanırlar. Örneğimizdeki birinci birey, ikincinin yaşamını özgürlük olarak yorumlarken, ikinci birey, kendi yaşamının tutsaklığını kırabilmenin yegane yolunun birincinin düşlediği şeyin içinin boş olduğunu ona ispatlamaktan geçtiğini düşünmektedir. Kürt hareketinin -en azından kılcal da olsa- herhangi bir damarında, analitik ve objektif bir düşünsel zeminin oluştuğunu görebilmeyi eminim ki hepimiz arzu ediyoruz. Böyle bir zemin ve böyle bir irade, geleceğe ilişkin -sınırlı da olsa- bir perspektif ortaya koyarak, mevcudu analiz etme cesaretini gösterirse, XX. yüzyılda Kürt özgürlük mücadelesinin bileşenlerinin yapmayı ihmal ettikleri ciddi bir sorumluluğu yerine getirme fedakarlığını da göstermiş olacaktır. Dipnotlar1. Voice of America, “Irak Savaşı ve Amerikan İç Politikası” http://www.voanews.com/turkish/archive/2006-03/2006-03-19-voa11.cfm?CFID=8068864&CFTOKEN=735219002. U.S Department of Commerce, Bureau of Economic Analysis, “Preliminary estimates of U.S. international transactions”, http://www.bea.gov/bea/newsrel/transannualhighlights.pdf3. BBC, “US trade deficit soars to record”, http://news.bbc.co.uk/1/hi/business/4805982.stm4. NTVMSNBC, “ABD’de enflasyon beklentiyi aştı” http://www.ntvmsnbc.com/news/376767.asp5. http://www.dpt.gov.tr/bgyu/ipg/ipg.html Bekir DerindereHaziran 2006
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.