BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 07.10.2006 · 1 görüntülenme
2006’ın son çeyreğine girilmesiyle birlikte, siyasi trafik hızlanmaya başlamıştır. Bu hızlanmada iç faktörlerin yanı sıra dış faktörlerde önemli roller oynamaktadır. Zira Orta – Doğu dünyada gündemi belirlemeye devam etmekte ve bölgenin en dikenli sorunları arasında yer alan Irak, İran ve Suriye’deki rejimlerin konumu ve geleceği ile Türkiye’nin AB üyeliği Kürt sorununu doğrudan ilgilendirmektedir. Bu gelişmeler Kürt sorununun önemini artırırken sorunu uluslararasılaştırmaktadır. Böylece sorununun çözümüde uluslararası bir boyut kazanmıştır. Tamda bu noktada, yapılan çeşitli ateşkes çağrıları ve arabuluculuk faaliyetleri sonucunda PKK 1 ekimden itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan edince Türk devleti içinde bir depreme yol açmış ve bir süredir ertelenen hesaplaşmalar su yüzüne çıkmıştır. Ağustos 2006 başında teamüllere aykırı olarak genelkurmay başkanlığına getirilen Yaşar Büyükanıt ekibiyle beraber iktidara yerleşmiştir. AB’ye giriş sürecindeki bir ülkede Genelkurmay başkanının iktidar olması AB’nin demokrasi anlayışıyla uyuşmamaktadır. Ama Türk ordusu Hilmi Özkök’ün Genelkurmay başkanlığı esnasında Ordu sanayi kompleksi tarzında yeniden yapılanmasını derinleştirerek iktidarını darbe yapmadan sürdürme ve devamlı kılma yönünde gerekli son rotüşları yaparak tamamlamıştır. Bu anlamda, Yaşar Büyükanıt ve özel savaş ekibine iktidarlarını “demokrasi oyunu” içinde oynamaları için gereken araçlar verilmiştir. Güney Kürdistan’da devletleşme yolunda atılan büyük adımlar Kuzey Kürdistan üzerindeki etkisini giderek artırmaktadır. Kürt hareketinin kısmi olarak Güney Kürdistan’da olması ABD’yi Türkiye’deki Kürt sorununda taraf haline getirmiş ve ABD ağustos ayı içinde PKK için özel temsilci olarak orgeneral Ralston’u atamıştır. Buna karşın Türkiye’de emekli orgeneral Başer’i Ralston ile çalışmak üzere görevlendirmiştir. Ralston eylül ayında Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra Güney Kürdistan’da Barzani’yle görüşmesinden sonra Bağdat’a giderek general Şirvan El-valili’nin PKK için özel olarak görevlendirilmesini sağlamıştır. ABD Ralston’u tesadüfen görevlendirmemiş ve Ralston eylül 2006 Türkiye’ye gelirken bir planla gelmiştir. Bir planın varlığından şüphe eden ordu-devlet TİT eliyle 12 eylülde Diyarbakır katliamını gerçekleştirerek suları bulandırarak avantaj sağlamaya çalışmıştır. Fakat, Orta-Doğu ölçeğinde düzenlemeler yapmaya kararlı olan ABD’nin zaman kaybına tahamülü olmaması, Güney Kürdistan’ın siyasi ve askeri olarak rahatlatılması gereği Kürt hareketinin politika ve perspektifleriyle örtüşünce, 1 ekimden itibaren geçerli olan ateşkes ilan edilmiştir. İlan edilen ateşkes geniş yankılar uyandırmış ve Türk yetkilileri aşırı derecede rahatsız edecek düzeyde gündemleşmiştir. Bu yazıda son ateşkes deklarasyonu ateşkes kavramı ve tanımı bazı ülkelerden örneklerin ışığında incelenecektir.Ateşkes nedir ? Savaş siyasetin zor yoluyla devamı olduğuna göre, ateşkeste siyasetin normal haline dönmesine giden yolun başlangıcıdır. Ateşkes belirli bir zaman diliminde ve belirli bir bölgede çatışma halinde olan gruplar arasında savaş araçlarına da bağlı olarak çatışmaların tek taraflı ve/veya karşılıklı olarak durdurulmasıdır. Çatışma halinde olan güçler aşiretler, milisler ve mafyalar olabileceği gibi düzenli ordularında olması mümkündür. Ateşkesin somutlaşabilmesi için çatışma halindeki taraflarda temsil sorunun olmaması ve anlaşma halinde temsilcilerin otoritesinin tanınması gerekmektedir. Ateşkes kendi başına barış anlamına gelmemektedir, ama barışa giden yolda bir nefes alma süresi olarak barışa analık yapma potasiyeline sahiptir. Yani bu süreçte sorun buzdolabına konularak belirli bir süre için dondurulmakata, eğer çözüme ulaşılmazsa çatışma ve/veya savaş tekrar başlamaktadır. Bu anlamda ateşkes ; çatışmanın ve/veya savaşın belirli bir sürede ve belirli bölgede dondurulduğu nazik bir denge durumu olarak tanımlanmaktadır. Bazı örnekler Tarihi anlamda Osmanlı impartorluğunun sonunu getiren Mondros mütarekesi Osmanlı ile İtilaf devletleri arasında 31 ekim 1918 imzalanan çok taraflı bir ateşkestir. Mondros mütarekesinin sağladığı nefes alma döneminde Mustafa Kemal kendi savaşını örgütleyerek T.C.’nin kurukuşuna giden yolu açmıştır. Dolayısıyla, T.C.’nin varlığını sürdürmesinde de bir ateşkes sürecinden geçmek gerekli olabilecektir. Günümüzde uzun yıllara yayılan Filistin, Bask ve İrlanda sorunlarında çözüme giden yol ateşkesten geçmektedir. İRA kendisini temsil eden Sinn Fen’in İngiltere’yle resmi anlamda görüşmesi ve Katoliklerin Kuzey İrlanda’nın yönetimine ortak olmaları neticesinde silahları gömerek siyasi çözüme şans vermiştir. Tek taraflı ateşkese en son örnek ise Bask ülkesinden gelmiştir. 1968’te Franko faşizmine karşı mücadeleye başlayan ETA’ın 28 yıllık eylemleri süresince 800 kişi ölmüş ve 2000 kişi yaralanmıştır. Bu süre içinde daha önce 2 defa tek taraflı ateşkes ilan eden ETA, 22 mart 2006 tarihinde 24 marttan itibaren geçerli olan süresiz ve tek taraflı bir ateşkes ilan etmiştir. Bu ateşkeste ETA askeri olarak çatışmaları durdururken, ETA’nın siyasi kanadı Harri Batasuna barışın tesis edilmesi için İspanya hükümetinin yanı sıra Bask ülkesinin siyasi partileri ve sivil toplum örgütleriyle toplumsal uzlaşma temelinde görüşmeler yapmaktadır. Yani Harri Batasuna ETA’yı ilgili tüm taraflara karşı temsil etmekte ve ETA’da Harri Batasuna’nın otoritesini kabul etmektedir. Bu süreçte İspanya ordusu ve güvenlik birimleri adeta dilsiz kesilmiş ve sorunun çözümünde Başbakan Zapatero yapılan jesti görerek, sağcı ana muhalefet partisi (PP) başkanı Rajoy’a işbirliği çağrısı yapmıştır. Rajoy Zapatero’yu ülkeyi satmakla suçlamamış ve terorizm kurbanlarının unutulmaması gerektiğini ifade ederek adalet mekanizmasının işletilmesini talep etmiştir. İspanya basınına gelince ateşkesin olumlu yanları öne çıkarılarak sorumlu bir tavırla ateşkes sürecinin derinleştirilmesine katkıda bulunulmuştur. Ateşkesin silahlara bir veda olmadığı gerçeğini kabul eden İspanya tam bir medeniyet örneği göstermiştir. Zira, ETA ateşkes deklarasyonunda Bask halkının geleceğini belirlemede gelecekte her türlü politik kararı alma hakkını saklı tutarak bağımsızlık opsiyonundan vaz geçmememiştir. Yani bu sürecin sonunda Bask halkı kendi geleceğini özgürce tayin edebilecektir. Diğer taraftan İspanyol ve Fransız devletlerinin Bask halkının demokratik bir süreçte alacakları karara bir sınırlama getirmemesi şartı konmuştur. Aynı zamanda İspanyol ve Fransız devletleri pozitif davranmaya davet edilerek baskıdan vazgeçilmesi talep edilmiştir. Ve kalıcı bir barışın ancak ve ancak adalet üzerinde kurulabileceği ifade edilmiştir. Burada öne çıkan talepler ise ; Bask ülkesinin birliği ve Bask halkının kendi kaderini tayin etme hakkının olmazsa olmaz talepler olarak öne sürülmesidir. Buna karşın İspanyol otoriteleri ezeceğiz ve yok edeceğiz söylemleri yerine dialog ve çözüm söylemlerini dillendirerek ülkelerini optimist bir sürece sokmuşlardır.13 yılda 4. Ateşkes ve tepkilerETA’nı tek taraflı ateşkesinden 6 ay sonra PKK’nin ilan ettiği ateşkese Türk otoritelerini tavrı İspanyol meslektaşlarıyla karşılaştırıldığında, Türk yetkililerin tavırlarının girmek istedikleri bir AB ülkesi yöneticilerinden ne kadar uzak olduklarının göstergesidir. İspanya’da 38 yılda 800 kişinin yaşamına mal olan bir mücadele sonucunda bağımsızlık hakkını ön koşul olarak saklı tutan bir ateşkes İspanya başbakınından kabul görüyor ve sorunun çözümü için görüşmeler yapılırken, Türkiye’de Abdullah ÖCALAN tarafından önerilen tek taraflı ateşkes bugüne kadar ilan edilen 4 ateşkes içinde şart öne sürme ve talepler anlamında en geri olanındır. Buna rağmen Türk yetkililerin açık artırma şeklinde çok saldırgan demeçleri birbirini izlemiştir. Aşağıda, teşkes ele alındıktan sonra, Türk yetkililerin tepkileri ele alınacak ve bazı yorumlarla yapılacaktır. 27 eylül akşamı, ÖCALAN’ın avukatları 4. tek taraflı ateşkesi açıklayınca Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinde kürt sorunuyla ilgili çevre ve kişiler olumlu veya olumsuz tepkilerini açıklamaya başladılar. Yanlız, Türkiye Kürdistan’ında bazı istisnalar dışında siyasi partiler ve çevreler bu olaya tepkisiz kalarak kötü bir sınav vermişlerdir. Özelde Kuzey Kürdistan’ı genelde Orta-Doğu’yu ilgilendiren bu denli hassas bir konuda tepkisiz kalmak soruna yabancılaşmayı da beraberinden getirmektedir. Ateşkes çağrısının esas amacı, “Türk ve Kürtler arasında bir demokratik birliğin, ittifakın sağlanması için demokratik dialogun sağlanması” olarak ifade edilmiştir. Ayrıca, “bu süreç iyi değerlendirilirse Cumhuriyetin Demokratik Kuruluşu haline getirilebilir...Türkiye her açıdan atılım yapar ; üzerindeki büyük kamburdan kurtulmuş olur, ekonomisi düzelir” şeklinde formule edilmiştir. Bu taleplere göre ateşkes Kürtlerden çok Türk devletinin faydasına olacaktır. Buna karşın Başbakan’dan tutalım atama ile gelen memurlar olan Emniyet Genel Müdürü ve Generaller ÖCALAN ve PKK tanımadıklarını ifade etmişler ve son PKK’liyi öldürene kadar katliamlara devam edeceklerini açıklamışlardır.Bu tür ulusal mücadele süreçlerinde, ulusal hareketler içinde geçtikleri dönemin koşullarına göre tek taraflı ateşkes yaparak, İrlanda ve Bask ülkesinde olduğu gibi siyasi çözüm yolunu açabilirler. Bu anlamda tek taraflı ateşkes ilanı normal bir durumu ifade eder. Ama sürece aracılık yapan güçler ilgili devleti bu sürece hazırlarlar ve iki taraf adına yetkili güçler yaptıkları açıklamalarla sürece uygun bir tavır geliştirirler. 1 ekimden itibaran yürülüğe giren ateşkes, ABD, AB, Irak ve Güney Kürdistan tarafından desteklenirken, Türkiye tarafından hiçbir olumlu tepki verilmemiştir. Yanız ateşkes “Türk Ordu-Devlet” rejimininde ordu ve atanmışların belirleyiciliğini bir daha gözler önüne sermiştir. Siyasi sonuçları açısından Türk yetkililerin tavırlarının incelenmesi Türk rejiminin daha iyi anlaşılması açısından öğretici olacaktır.En ılımlı fakat en az dikkate alınan açıklama Başbakan Erdoğan tarafından “ateşkes ifadesi yanlış bir şey. Silahı terör örgütünün bırakması gerekir. Temennimiz odur ki, bu silahlar bırakılır” şeklinde yapılmıştır. Aynı zamanda “muhalefetin terörle mücadeleyi ranta çevirdi” ifadesi ortaya genele yapılan bir çağrı mahiyetindedir. Orduya karşı elini sağlamlaştırmak ve ordunun dikkatini PKK üzerinde yoğunlaştırarak Cumhurbaşkanlığı ve parlemento seçimlerinde avantaj sağlamak için ABD ve Bush ziyaretini kullanmak isteyen Erdoğan, ABD ve Bush’tan aradığı desteği bulamamıştır. Genelkurmay başkanının açıklamaları Erdoğan’ın bu konuda ne kadar iktidarsız olduğunu göstermiştir. İspanya’da güvenlik güçleri bu konuda dilsiz kalırkeni Türkiye’de esas söz sahiplerinin generaller olduğu görülmüştür. Ulus devlet uygulamasının en katı örneklerinden birisi olan T.C. esas sorunlarından birisi atanmışlar ile seçilmişler arasındaki ilişkidir. Normalde seçilmişlerin yetki alanında olan konular Türkiye’de atanmışların yetkisindedir. Ateşkesten sonra emniyet genel müdürü Çalışkan “biz ödün vermeden terörle mücadelemizi sürdüreceğiz” demiştir. PKK ile mücadele özel temsicisi Başer ise “PKK’nin siyasalaşmasına neden olacak bir çalışma içine girilmesinin kabul edilmez olduğunu ve terörün hedefindeki ülkenin yönetimi terörle mücadelede kararlılığını net biçimde ortaya koyarsa terör örgütü silah bırakmaya mecbur kalır” açıklamasıyla Çalışkan’ı takip etmiştir. Burada PKK’nin siyasal bir örgüt olmadığı açıklanarak Kürt sorunu askeri bir soruna indirgenmekte ve bu güne kadar terörle mücadelede net bir kararlılığın olmadığının altı çizilmektedir. Bu açıklama, Ordu devlet içindeki pozisyonunu PKK ile mücadele bahanesiyle tartışılmaz bir şekilde sağlamlaştırdıktan sonramı PKK’yi tasfiye etmeye karar verdi sorusunu akla getirmektedir. Acaba PKK’nin Kürt sorununun bir sonucu olduğu unutulmuşmudur, yoksa 4,5 yıllık hükümet sürecinde bir meşruyet ve güç kazanan Erdoğan ve AKP’mi hedef alınmaktadır.Ordu ve Erdoğan kıskacındaki AteşkesAteşkesin Ordu ile Erdoğan arasında bir hesaplaşmaya dönüştüğünü gösteren bir açıklamada Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Karahanoğlu’ndan gelmiştir. Karahanoğlu laiklikten ve üniter yapıdan taviz vermenin onarımı mümkün olmayacak hasarların çıkmasına neden olacağını belirterek, “Türk Silahlı Kuvvetleri, Avrupa Birliği yolunda kendisinden istenen tavizlari asla veremez” açıklamasıyla AB’nin muhatabı olduklarını ve siyasi olarak iktidarın Ordu olduğunu göstermiştir.İktidara geldiğinden beri şahinlerin başı olduğu söylenen Büyükanıt 2 ekimde yaptığı konuşmayla Türkiye’de 5. darbeyi yapmıştır. Zira Büyükanıt yaptığı konuşmada vurgu yaptığı irtica, ulus devlet ve üniter devlete ilişkin bölümlerde makro siyaset yaparak, Askeri Ceza Kanunun askerlerin siyaset yapmasını engelleyen 148. maddesine göre suç işlemiştir. Fakat, Ordu-Devlet Büyükanıt’a karşı soruşturma başlatacağına, TESEV almanağına makale yazan 5 Emniyet Akademisi öğretim üyesi aleyhine dava açarak tam bir diktatörlük örneği göstermiştir. Bu örnek, Türk rejiminin şahsi bir diktatörlükten farklı olarak kurumsal bir diktatörlük olduğunun ifadesidir. Yani, bu rejimde bir diktatör yerine TSK kurum olarak diktatörlüğünü icra etmektedir. Son 4 yılda yapılan düzenlemelerle TSK’nın üst yönetimi özel savaş ekibinin talepleri doğrultusunda homojen bir hale getirilmiştir. Böylece TSK’nın tüm yetkilileri iktidarlarıyla ilgili konularda blok halinde hareket ederek olası rakipleri rahat elimine edecek pozisyona gelmişlerdir.2 ekimdeki konuşmasını 3 bölüm olarak sunan Büyükanıt, 1. bölümde pretoryen Cumhuriyet anlayışına iyi bir örnek olan ordu içi ilişkilerde kontrollu demokrasi uygulamasının esas olacağını ifade etmiştir. Ve bu bölümü Türk ulusunun yaşatılması için ; “Ortak bir tarih şuuru, ortak kültür ve dil birliğini” korunmasına vurgu yaparak tamamlamıştır. Bu yaklaşımdaki ırkçı ve faşist anlayış “dil bozulduğunda ulusun yapısı da bozulacak ve ülkede bir kimliksizleşme baş gösterecektir” şeklinde ifade edilmiştir. Yani ulusun bozulmaması için Kürtlerin asimilayonunun gerekliliği varsayımıyla Kürtler toptan tehlike olarak gösterilmiş ve asimilasyona karşı olanların yok edilmesi yönünde talimat verilmiştir.Konuşmanın 2. bölümünde ise ; sözde irtica ile sözde bölücü terör konusuna değinilmiştir. Nisan ayında seçilecek Cumhurbaşkanını mevcut parlemento seçeçeceğinden ve AKP’nin görünürde seçimi belirleme potansiyeli olduğundan, suni olarak yaratılan sözde irtica tehlikesiyle Erdoğan ve AKP’nin önü kesilmek istenmektedir. Son dönemlerde, islamın radikal kanadı Ordu ve ABD kıskacında trajlanarak ehlileştirilmiştir. Günümüzde, irtica tehlikesi 1970’li yılların altında olmasına rağmen bu konunun abartılmasının en önemli nedeni 6 ay sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri olup ve ordunun adayının Hilmi Özkök olma ihtimali yüksektir. Bu açıklamalar, tehditler ve şantajlarla Ordu kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirmeyi garantilemek istemektedir.İktidar geldikten sonra askeri olarak kamuoyuna güç gösterisi yapmak isteyen Büyükanıt ateşkesi kendisine engel gördüğünden bunu tanımayacağını ifade etmiştir. Bu anlamda, “bir süreden beri devam eden ve adına da sanki çatışan iki ülke varmış gibi ateşkes denen bir sürecin başlatılmış olmasıdır...Buraya kadar arz ettiklerim bu konunun ne kadar geniş çaplı bir kurgu içinde ele alındığını göstermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri silahlı tek terörist kalmayıncaya kadar terörle mücadelesini sürdüreceğini ilan etmiştir. Bu tutumumuzda değişiklik yoktur. Terör örgütü için tek çare silahını kayıtsız şartsız bırakıp Türk adaletine sığınmaktır...Anayasayı değiştirmek için eline silah almış veya silah alanları desteklemiş olanlar, değiştirmeye çalıştıkları anayasadaki hakları talep edemezler. Aynı şekilde yıkmaya çalıştıkları demokratik düzenin sağlayacağı imkanlardan istifade etme hakları yoktur.” açıklamalarıyla rejimin çerçevesini de çizmiştir. Yani, Büyükanıt’a göre Kürtler ve Kürdistan yoktur ve olmayan bir şeyle ateşkes yapılmaz ve Türkiye’ye karşı çok geniş çaplı bir komplo olduğundan hak isteyen tüm Kürtler de bu komplonun bir parçası olduğundan yok edilecektir. Kürtlerin önüne teslim olmak veya imha edilmek seçenekleri kunulmuştur. 2. bölüm sonunda ifade edilen silah alanları destekleyenler ifadesiyle temel hak ve özgürlüklerin başında yer alan ifade özgürlüğünün sınırları türkleşmek olarak çizilmiştir. Bu ifade daha önce Çiller’in söylediği devlet için kurşun atanlar ile kurşun yiyenler açıklamasını hatırlatmaktadır.Başta belirtildiği üzere, ateşkes sürecinde iki tarafı temsil eden otoritelerin belirginleşmesinin gerekliliğine vurgu yapılmıştır. Kürt tarafı taleplerini minimumda tutarak Demokratik Cumhuriyete giden yolu açmayı amaçlarken, Türk tarafı Kürtlerin varlığını kabul etmemekte ve Kürtlerin asimilasyonunun zorunluluğunu ifade etmiş, yoksa yabancı ve zararlı olan ötekilerin kesilip atılması gerekliliğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymuştur. Bundan dolayı, ateşkesten Kürtlere çıkan ders Mustafa Kemal’in Cumhuriyetini demokrtikleştirmek yerine Kürtler arasında demokratik birlik kültürünü yerleştirerek, Orduya karşı topyekun direniş ve mücadelenin geliştirilmesini bir zorunluluk haline gelmiştir. Ahmet ALİMFransa, 6 ekim 2006
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.