BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
bahoz þavata · 22.02.2007 · 2 görüntülenme
Milliyetçilik, milli olan taleplerin politik olarak karşılanması için yürütülen mücadeledir. Bir milletin belirlenimlerine konu olan milli sorunlarını politik olarak karşılanmasını ister.A. Öcalan, milliyetçiliğin aşılması gerektiğini,bazı milli oluşumlardan hareketle savunmasında şöyle ifadelendirdi:“Örneğin İsviçre, Belçika, İspanya, Rusya, ABD ve daha birçok ülkede olduğu gibi, ne kadar dil ve kültür varlığı olursa olsun, tek bir İsviçre, Belçika, İspanya ve ABD ulusu nasıl mümkünse, Türkiye ulusu olarak tek ulus da mümkündür. Türk yerine Türkiye ulusu daha gerçekçi, tarihi ve sosyal realiteye daha uygundur.”Yani ezilen millet olarak, Türk milletine, gelin milleti dile, kültüre göre değil, demokratik bir cumhuriyetin yurttaşlığına göre tanımlayalım. Bu milletin adının “Türkiye Ulusu” olması bizim için problem değil, diyordu. Politik olarak da “Kürdistancılık” yerine; “Türkiyeciliği” ikame ediliyordu. Peki bu tanımlamaya konu olan örnekleme gerçekte kendisinin anlayışına uygun mu idi? Hayır. Bir çarpıtma vardı. Gerçek ile alakası yoktu.Diğer yandan bu mantaliteye göre dahi, A. Öcalan, oldukça cömert tavizler de T.C.’ye veriyordu. “Vatandaşlık” temelinde bir siyasal tanımlama yapıyor, fakat diğer yandan devletin tanımlanmasında Türk etnitesine dokunmuyor, onu içselleştiriyordu. Halbuki kendi mantığına göre; devlete, illa da bir etniği çağrıştıran adlandırmayı da yapmaması gerekirdi. “Türkiye ulusu” terimi yerine, “Anadolu ya da Mezopotamya millet ya da devleti de” diyebilirdi. Fakat o, içinde bulunduğu koşulları dikkate alarak, “Yumuşak duruşa” gereksinim duyuyordu! Sonunun Saddam’ın sert duruşu nedeni ile sonuçlanan idamı gibi olacağını önceden görmüş olduğunu, daha sonra kendi ağzı ile de ikrar ediyordu. Sübjektif bir kanı olarak; bu ruh hali, onu siyasal taleplerinde bu dönem geriletiyordu. Korkmak, insana mahsus, lakin bir milletin kaderini pazarlamak mümkün olabilir mi? Olamaz. O, bu gücü kendinde buluyor! Politik argümanını reformist ve geri talepler ile ifadelendirmeyi yeğliyor. Her neyse. A. Öcalan’ı kendi iç mantalite sizliği ile baş başa bırakalım. Onu doğrultmak bize düşmez. Lakin bu safsata teorinin hangi sağlıksız koşullarda üretilmiş olduğuna vurgu yapmak gerekir. Peki Kürt milli meselesinin bu tarz bir yaklaşımla ele alınması ne kadar doğru? Hiç değil. Sadece meselenin ruh haletinden ötürü kavuşmuş olduğu geriye çekilen, reformist ve teslimiyetçi bu politik biçiminden ötürü değil, bu bizim konumuz zaten olamaz. Şahsi yükümlülükler, bir milleti bağlamaz. Bizim için önemli olan bu reformist teorik argümanın aynı zamanda işe yarar olmadığı üzerinedir. Bu durumda, bu teori, tam bir safsatadır. Ayrıca bu teori, KMKM’ni (Kürdistan milli kurtuluş mücadelesini) tasfiye etmek için bir çok tehlikeyi de içselleştirmiş ve yaşanan süreçte KMKM’ne oldukça zarar vermiş olması nedeni ile bizleri ilgilendirmektedir. Diğer yandan PKK yapılanmasının uzun zamandır, Apo’nun bu argümanını resmi olarak politika haline getirmiş olmasına rağmen, bu politik görüşü git gide reel politik alanda “kendiliğinden” terk etmeye başlaması ve tekrar milli politikalara dönüş sinyalleri vermesi dikkate alınmalıdır.PKK yapılanmasının hala kağıt üstündeki reformist Türkiyecilik tezlerini, milli devrimci ve demokratik argüman ile yeniden yönlendirebilmek artık gündemimizde olması gerekir. Bu görevde tüm Kürt aydınlarına düşmektedir.Teorik olarakPolitika, insanların nesnel taleplerinin belli bir yürütme, yasama ve icra düzenliliğe kavuşturulması eylemidir. Kavuşamadığı konumda, içinde bulunduğu sosyal yapıda çatışmalar kaçınılmaz hale gelir. Politik talepler, eğer kitlelerin malı haline gelmiş ise, öyle üzerinden atlanacak, yok sayılacak yada ele alınmayacak meseleler değildir. Milli meselelerde, yurttaşlığı tanımlama düzeyine yükseltip, dil ve kültürel olanı politik alanının dışına çıkaralım tespitleri milli meselenin tabiatına aykırıdır. İnsanların üretimlerine konu olan her şey, insanlığın gelişim tarihinin belli bir evresinin bir kategorisi olan milli yapılanması içinde bütünüyle politika düzeyine çıkarılmak zorundadır. Din dahi, niteliği bakımından bir inak olmasına ve insanların üretimlerinde başlangıçta gerçekte yer almamasına rağmen, daha sonra insanları tarih içinde belli kimlikler altında bir araya getirdiği için politika düzeyine çıkarılmak zorunda kalınmıştır. Hele insanın özgürleşmesinin temel kaynağı ve aracı konumundaki en kapsayıcı öğesi olan dil, kültürel ve ruhi şekillenme belirlenimlerini yok saymak yada politikada bunları nötr hale getirmek imkansızdır. Bunun örneği de dünyada yaşanmamıştır.Vatandaşlık esasına göre bir nötr tanıma ihtiyaç duyulduğunda zaten milli olandan, milli meselelerden bahsedemeyeceğimiz zeminlerde oluruz ki, bu durumda bir uydurmaca millet adına da zaten ihtiyaç olmaz. Milli olan her şey ete ve kemiğe her yerde bürünmüştür. Ve bürünmek ister. Düşünsel olarak soyutlanan kavramlar, kelimelerden ibarettir. Madde ve düşüncenin ayrı ele alınabilmesi düşünsel alanda mümkündür. Nesnel gerçeklikte ise, mümkün değildir. Hayatın içinde; düşünsel olan maddi kütlesi ile bir aradadır. Nitekim Türklük kendini T.C. Devleti vasıtası ile sömürgeleştirdiği K. Kürdistan’daki maddi çıkarları üzerinde ete ve kemiğe büründürmüş ve bu kazanımlarını da milli politikaları ve devlet vasıtası ile cansiperane korumak istemektedir. Bu noktada “gelin Türkler, biz Kürtler ile hep beraber sadece vatandaşlar olarak bu ülkede bir arada olalım,” demek; Ey Türkler, çıkarlarınızın bir kısmından devlet katında vaz geçin, devleti paylaşalım demektir. Seni, kendi malı bellemiş bir milli devlet anlayışa, safiyane ütopik-gerçekleştirilmesi imkansız- bir teklif, hem de çocukça.. A. Öcalan’ın bu politikanın iddiası da, “biz milliyetçi değiliz; Türkiyeciliği savunuyoruz” oluyor. Adama demezler mi; hadi bakalım oradan! diye.. Kürtlük için var olacaksın, ben milliyetçi değilim diyeceksin. Sonrada kalkıp, bu Kürtlüklerimizden, Türklüklerimizden vaz geçelim, sade vatandaş olalım diyeceksin! Türk devleti de seni bu safsata teorilerin ile kendine ortak edecek, mümkün mü..? Nitekim olmadığı hep görüldü. Bir milletin milli sorunlarını ele almanın politik biçimi milliyetçiliktir. Elbette milliyetçilik de kendi başına bir politikadır. Politika olarak milliyetçilikler ise, farklı özellikleri ile kendini farklı biçimlerde ifade eder. Fakat kendi kategorisinin içinde kalarak. Milliyetçilikler arasındaki farklılıklar, tanımlanması yapılan milliyetçiliğin öne çıkardığı belirlenim üzerinden yapılır. Genel olarak ırkçı, kültürel, dini, ülke-vatan-savunusu, tarih savunusu, küçümsemeci-şoven- milliyetçilik biçimleri vardır. Milliyetçi mücadelenin araçları bakımından yine farklı özellikler edinmiş milliyetçilikler mevcuttur. Asimilasyoncu, devşirmeci, faşist, otoriter, emperyal-pazarcı, liberal ve iskancı vs. biçimlerde milliyetçi mücadele özellikleri ekseri tanınmaktadır.A. Öcalan’ın bu politik yönelimine nasıl bir ad verebiliriz? Ya da kendisi bir ad vermiş midir? Kendisi vermemiştir. Biz ise, “Türkiyeciliği” uygun görüyoruz. “Türkiyecilik” de Türk milliyetçiliğinin biçimlerinden biridir. A. Öcalan, Kürtleri nötr hale getirip, Türkiye milleti potasına değil de Kürdistan potasına taşısaydı farklı bir tanım kullanırdık. Ama o, Türkiyeciliği tercih ediyor. Türkiyecilik, Türk liberal milliyetçiliğinin biçimlerinden biridir. A. Öcalan’ın “Türkiyecilik” şeklindeki milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliğinin tasfiyesi üzerine kuruludur. Tarihsel olarakMilli meselelerin ele alınış biçimi ve tarihsel çözüm biçimleri her coğrafyada farklı geliştiği gibi, milli meseleler içinde bulunduğu maddi, kültürel ve tarihsel koşullara göre de çözümünde farklılıklar taşımıştır. Milli meselenin çözümünde Amerika ultra bir örnektir. Dünyanın genel tarihinden ayrılan özgün koşulları nedeni ile değerlendirme dışıdır. Batı Avrupa milli mesele çözümleri, kapitalizmin aşağıdan yukarıya şekillenmesinin maddi koşulları üzerinde yükselen milli sosyal dönüşümler ile çözüme kavuşmuştur. Bu bölgede farklılığı kendi özgün tarihi ile daha çok bir Akdeniz ülkesi olan İspanya, klasik ilhakçılığını aşamamış, yeni sömürgeciliğe uygun koşulları tam geliştirememiş olduğu için hala Bask milli meselesi yada diğer milli meseleleri onun için problem olmaya devam etmektedir. Milli devletlerin oluşum sürecinde Batıdan doğuya yönelen milliyetçiliğin kültürel aksiyomun bir örneği olarak Rusya, günümüzde emperyalist klasik sömürgeciliğini hala bir çok bölgede devam ettirmektedir. Türkiye ise, gecikmiş çözümü itibariyle klasik askeri milli devletler kategorisindedir; bütün milli politikalara uygun düşen kurumlar yukarıdan aşağı inşa edilmiştir. Türk milliyetçileri, asker-sivil bürokrasinin öncülüğünde, Osm. Devletinden kalma klasik sömürgeci, asimilasyoncu, devşirmeci geleneksel politik birikimini ve güçlü devlet aygıtını da kullanarak hem kendine bir millet oluşturmaya hem de bazı milli toplulukları Anadolu’da -Ermeniler, Rumlar, Pontuslular, Asuriler- kırımlara uğratarak ve geride kalan diğer etnik azınlıkları ve Kürdistan coğrafyasında yaşayan çoğunluk Kürtler üzerinde sömürgeci konumunu yeniden tesis ederek bir “milli vatan” yaratmaya çalışmıştır. Bu nedenle oluşan Türkiye Devleti, vatan olarak içselleştirmeye çalıştığı Kürdistan’ın bir kısmında sömürgeci egemenliği sürdürmekte, yine aynı şekilde bu coğrafyada yaşayan Kürt milletini, yeniden yarattığı Türk milleti içinde zorunlu asimilasyona tabi tutarak onu eritmeye, devşirmeye çalışmaktadır. Bu şekli ile Türk milliyetçiliği, devlet eliyle Türk etniğinin kültürel ve ırki kimliğini diğer etniklere dayatan konumu ile ırkçı ve devletçi karakterlidir. Bu yönelimi ile Türk milliyetçileri millet anlayışını ve milliyetçilik politikalarını hukuksal boyutta da - Anayasasında- ifadelendirmiştir. Yani Türk milliyetçiliğinin yukarıda örneklendirilen bir çok milliyetçilikten önemli bir farklılığı da yasalarla Türk milliyetçiliğini resmi bir kimliğe kavuşturmuş olmasıdır. Türkiye’de milli meseleler böylesi bir tarihe sahip olmasına rağmen dünyadaki diğer milli meselelerin çözümünde farklı gelişmeler olmuştur.19 yüz yılda milli politik oluşumlar kaçınılmaz nesnel toplumsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bazı milletler bu istemlerini milli devletler oluşturarak giderirken bazıları gerçekleştirememiştir. Dünyada birkaç milli topluluğun iç içe olduğu devlet örnekleri bir genellik değildir. Günümüzde bazı devlet topluluklarının bir arada oluşturdukları bölgesel birlikler, henüz milli devlet yapılanmalarının aşılması noktasında istenilene ulaşamamıştır. Kaldı ki bu yapılarında kendi birliklerinde milli kimliklerin tamamına özgürlükleri tanıyan, milletlerin ırki, ruhi ve kültürel politik donanımını devletlerin politik donanımı dışında tutan sadece vatandaşlık öğesi ile politik olarak kendini sınırlayan bir politik yönelimde bulunmamaktadır. Bazı milli toplulukların kendi aralarında anlaşabilme ve olumlu çevresel koşulların sonucu olarak bazı coğrafyalarda içi içe olan halklar geçmişte çok etnikli federal birlikler oluşturabilmiştirler. Bu oluşumlar da konfederal devlet yapılanmaları ile genel milli devlet yapılanmalarının yanında birer istisnadır. Kaldı ki bu hususta yaşanan konfederal örneklerin hiç birinde de sadece vatandaşlığın hukuki şartlarında bir politik yaşanmışlık bulamazsınız. Çok etnikli yada milletli federal devletlerin tümünde milli kimliklere konu olan her şey politik düzende–devlet katında- yer almıştır. Bu istisna örneklerin A. Öcalan’ın teorik argümanına kaynak örnekler olduğu düşüncesi ile konuyu daha yakından irdelemek gerekir. A.Öcalan’ın önermelerine en uygun düşen İsviçre örneğinde dahi onun Türkiyecilik siyasetini destekleyecek herhangi bir paralellik kurulamaz. İsviçre’de; Alman, Romans, Fransız etniklerinin kültürel olarak ve yirmi beş Kanton yerel yönetimi ile resmen İsviçre federasyon devletini oluşturan öğeler kendilerini politik olarak devlet katında tanımlarlar. Bu örnekte devlet katında herhangi bir etnik yapıya dair aşılan, karartılan hiç bir milli belirlenim bulamazsınız. İsviçre ülkenin resmi Latince adı olan Confoederatio Helvetica –Helvetler Konfederasyonu- anlamına gelmektedir. Dört resmî dilden herhangi birine öncelik vermemek amacıyla ülke adı Latince kullanılmaktadır. İsviçre’de ülke çapında bir devlet dini olmasa da Cenevre ve Nauchatel kantonlarının dışındaki tüm kantonlarda vergilendirme yoluyla ülkede yer alan bütün dinler; Roman Katolik, Eski Katolik ya da İsviçre Reform Kiliseleri, İslamiyet desteklenir. Bu halkların iç içe aynı devlet çatısı altında bir arada yaşaması gerçeği ise, kendine özgü tarihleri ile alakalıdır. Tarih içinde kantonların gerek iç, gerekse işbirliği içinde yaşadıkları dış çatışmalar üzerine oluşmuş bir federal devlet oluşumu vardır. Bu örnekten hareketle öyle ütopik millet ötesi oluşumlar kuramazsınız. Örneğin İsviçreliler, hala etnitelerinden politik olarak sıyrılamamıştır. Demek ki, milliliğe dair öğelerin tarih sahnesini terk etmesi, öylesine atlama ile, kendi inancına uygunluğuna göre tercih edilemeyeceği gibi, yukardan aşağı dayatmalarla olamayacağı açıktır.Ayrıca bu türden oluşumlarda, milletler arasında karşılıklı benzer bir milli politik duruşun olması gereklidir. Etnik kökenleri bakımından oluşan her milliyetçiliğin birbirini içselleştirecek yakınlıklarının olduğu özellikleri içermiş olması gerekir. Peki ezilen millet olarak Kürtler yada ezen millet olarak Türkler bu konumda mı dır? Geçmiş ortak tarihleri böyle midir? Değil. Tersine tarihsel olarak Türk millet anlayışının şekillenişi potansiyel olarak başka etnikleri zorla asimle etme, dışlama hatta kırıma uğratma üzerine gelişmiştir. Şimdi Türk milliyetçiliğinin kısa özet tarihine bakalım. Düşünsel alanda: 19. yüz yıl Osmanlı döneminde Türkçülüğün dört büyük aydını vardır: Ali Suavi, Süleyman Paşa, Ziya Gök Alp, Rıza Nur. Bu kişiler yaşadıkları dönemlerde, bir yerde Osm. Devleti’nin dış ilişkilerinin yönelimleri neticesinde kendi Türk milli fikriyatlarını geliştirmişlerdir.Ali Suavi önceleri Osmanlıcılığı savunurken zamanla hem fikri, hem politik İslam sentezli Türkçülük yapmıştır, Türkçülük kaygısıyla, yani Ayastofanos barışı gibi kötü bir barışın kabul edilmemesi için ihtilal çıkararak Çırağan Sarayını basmış, fakat başaramayarak bu uğurda ölmüştür. Fransa ve İngiltere’ de milliyetçilik fikirlerini edinmiştir. Süleyman Paşa akademik çalışmalarla Türkçülük yapmıştır. Türk tarihi çalışmalarında Türkçülük yaparken tanınmış, Türkiyatçı Fransız De Guignes`nin tesirinde kalmıştır. Ziya Gök Alp ise, bütün fikri gıdasını Fransız Durkheim`den almıştır. Türk kültürünü hakim kılarak diğer Müslüman toplumlarına “Turan” ütopyasını geliştirmiştir. Asıl başarısı Türkçülük ülküsünü bir sistem haline getirmiş olmasıdır. Bu üç ilk Türkçüde ırkçılık fikirleri yoktur. Hatta Ziya Gök Alp ırkçılıktan ayrı düşer. Fakat ırkçılığa karşıt değildir. Rıza Nur ise, ılımlı bir Türk ırkçısıdır. Fransızca’yı iyi bilen Rıza Nur, Batı kültürüne bu dil vasıtasıyla girmiş yıllarca Fransa`da kalmış, Almanya ve İngiltere`ye ancak kısa yolculuklar yapmıştır. Rıza Nur hem politik, hem fikri, hem de pratisyen olarak Türkçülük yapmıştır. Yani maarif ve sıhhiye vekillikleri sırasında Türk olmayan unsurları çıkarmış, bütün memurları öz Türklerden seçmeğe çalışmıştır. Politik alanda: Türklük olayı, çok etnikli Osm. Devletinde Birinci Meşrutiyetin ilanı ile politik alanda devlet katına taşınmış olur. “Kanuni Esasiye’nin” (Anayasa) (1876) ilk oluşum çalışmasında en önemli tartışma konusu: devletin Dili’nin tespiti ile devam eder. Kanun-i Esasi’ nin hazırlayan komisyon çalışmalarında Mithat Paşanın, “her unsurun kendi dilinde öğrenip, öğretmekte ve kullanmakta serbestliği” önerisi, Eğinli Said Paşa ve taraftarlarınca ve Sultan Abdülhamit’in Türkçe dilinden yana tavrı neticesinde engellenir. Nitekim tüm devlet memurlarının Türkçe bilme zorunluluğu yasalaştırılır.(Madde 18. Tebaai Osmaniyenin hidematı Devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçe’yi bilmeleri şarttır.) Her ne kadar vilayetler kanunu neticesinde diğer etnik yapılara kendi dillerinde eğitim yapmalarının yolu resmen açılmış olmasına rağmen bu imkan gayri-Müslim etnik yapılara pratikte tanınır. Türk olmayan diğer Osmanlı tebaası İslam etnik yapılara bu imkan tanınmaz. Bu duruma Arnavutlar, Araplar ve Kürtler karşı çıkmıştır. Haliyle daha önceleri sadece devlet yönetiminin zorunlu iletişim aracı olarak kullana gelen Osmanlıca terk edilmeye başlar. Doğrudan yönetimin gereği olan resmi lisanın kullanımı ortaya çıkar. Devletin kendi intelijiansını halka taşımasının zorluğu eğitim ve öğretimde resmi dile uygun okulların açılması ile karşılanmaya çalışılır. Nitekim 1870’lerde hızla devlet mekteplerinde Osmanlıca yerine Türkçe eğitime geçilir.Yine bu dönemde Osmanlı devletinde gelişen milli kopuşlara karşı yeni politik çalışmalar yapılmıştır. Gayri-Müslim milletlerin kopuşunu engellemek için “Osmanlılık” politikası, bu işe yarar olmaktan çıkınca, geride kalan gayri-Müslimleri tehcir, kırıma uğratarak onların yerine Balkanlardan ve Kafkaslardan getirilen Müslüman tebaanın bu topraklara taşınması ile belli bir coğrafyayı güvence altına almada “İskan” politikası, ülkenin parçalanmasını önlemek için Türk olmayan İslam unsurlara karşı-Arap, Kürt, Çerkez, Pomak, Laz, Boşnak, Arnavut, vs.- “Pan-İslamcılık” politikası ve Arapların ve Arnavutların Osm. Devletinden kopuşu ile birlikte, Türkleşmeleri için geride kalan Kürtlere karşı zorunlu “Asimilasyon” politikası devreye sokulmuştur. Birinci dünya savaşı sonrası oluşan Türkiye Devletinde ise, “Türklük” resmen hukuki olarak anayasasında ifade edilmesi ile son şeklini bulmuştur. ( Madde 88. Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese” Türk” denir.) Eğitim ve öğretim dilinin devletin resmi dili olan Türkçe ile gerçekleştirilmesi, Kanun-i Esaside vilayetler kanununda yer alan vilayetlerin özerk yönetim imkanlarının 1924 Anayasası ile ortadan kaldırılması ile birlikte Türklük haliyle zorunluluk haline getirilmiş ve zorunlu asimilasyon politikası yeniden fakat resmen başlamıştır. Kürtçe konuşmaya uzun yıllar konuşma yasağı getirilmiştir.Fakat bu sonuca gelişin arkasındaki tarihi geçmişi daha detaylı dikkate almak gerekir. Osm. Devleti’nin altı yüz yıl boyunca kullana geldiği İslamcı asimilasyon, devşirmecilik ve iskancı politikalar zaten devlet katında ve onu oluşturan sosyal bünyede yerleşik geleneksel kültürel politik özelliklerdi. 19. yüz yılın milli devletler oluşum çağında Osmanlı devleti, gittikçe Batıdan gelen, yeni oluşan Türk milletinin milliyetçi politikalarına zemin teşkil edecek bu geleneksel politikaları da Türk milliyetçiliğinin içine taşımış oluyordu. Osmanlı devletinin yine bu yüzyılda devlet idare sistemini merkezileştirmesi bir yandan asker ve sivil bürokrasisini geliştirirken, diğer yandan Anadolu’nun İslam unsurlarından teşekkülünü sağlıyor, yirminci yüzyılın başında Anadolu’nun Türkleştirilmesinde; Anadolu’da geride kalan gayri-Müslim unsurlara “Soykırım” politikaları uygulayarak ve “Turancı” politikalar ile; Birinci dünya Harbinde Türki topluluklar ile buluşmanın politikasına da baş vurarak ırkçı kimlik ediniyordu. Bu savaştan mağlup ayrılması neticesinde, “milli vatanı” yaratma anlayışını; devletin egemenliği altındaki toprakları koruma güdüsü ile hareket ediyordu. Savaş sonucu kendisine arta kalan coğrafyada Kürtlerden başka çoğunluk teşkil edecek millet kalmamıştı. Çöken Osm. İmparatorluğu üzerine inşa edilen yeni Ankara Hükümeti -Türkiye Devleti, bölgedeki emperyalist güçler ve bölge devletleri -başta SSCB- ile anlaşarak, Kürtlerin milli haklarını yadsıyarak, kendisine karşı gelişen Kürt milli kalkışmalarını ezerek fetihçi kimliğini yenilemiş ve sömürgeci yapısını Kürdistan’ın kendine kattığı alanında yeniden tesis etmişti. Bu gelişimden iki milliyetçi politika belirgindir: “Türk milleti yaratma” ve “Türk vatanı yaratma”. Millet; eski Osmanlı hanedanlığının Türk kavminin kültürüne sahip çıkma ve bu kültürü devlet vasıtası ile diğer kavimlere zorla benimsetme şeklindedir. Vatan; başka kavimlerin ya Türkleşmeyi benimsemelerini dayatma ya da yaşadığı kendi topraklarını terkine zorlama şeklinde gelişmiştir.Haliyle Türk milliyetçiliği, oluşumu bakımından; devletçi, ırkçı, asimilasyoncu ve fetihçi karakterlidir. Bu karakterine uygun düşen politikaları daima gerçekleştirmeye çalışmıştır. Devlet katına bu özelliklerini taşımıştır. M. Kemal yada 1924 Anayasası ile başlayan süreçte Türk Devletinin benimsemiş olduğu Türk milliyetçiliğin tarih içinde oluşmuş Türk milliyetçi özelliklerini içselleştirdiği görülür. “Ne mutlu Türküm diyene!” düsturu, bu milliyetçiliğin özelliklerini kısmen tanımlar. Türk kültürü, Türk olmayan fakat Türkiye vatandaşı olan ötekilerce benimsendiğinde onların mutlu olacağı ön görülmüştür. Oysa başta anayasa olmak üzere, devletin bir çok yasasında ötekiler Türk olmaya mecbur bırakılmışlardır. Ayrıca tamim ve yönetmenliklerinde devlet mutlu Türklüğü benimseyenlere dahi uygulamada ırkçı davranmıştır. Örneğin devletin asli kurumlarında memur olmak için T.C. vatandaşı olmak yeterli olmamıştır. İşte bazı örnekler: 1-Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü: Okula kabul şartlarından birincisi: "Türkiye Cumhuriyeti tebaasının ve Türk ırkından olmak" ( 13 Temmuz 1943 tarihli Tasviri Efkar).2-Hava Gedikli Erbaş Okulu: Okula kabul şartlarının birincisi: "Anası ve babası Türk soyundan olmak" (14 Temmuz 1943 tarihli Tasviri Efkar)3-Deniz Gedikli Erbaş Okulu: Okula kabul şartlarının birincisi: "Aslen ve neslen Türk olmak" (16 Temmuz 1943 tarihli Tasviri Efkar).4-Askeri Orta Okul: Okula kabul şartlarının birincisi: "Anası babası Türk soyundan olmak" ( 20 Temmuz 1943 tarihli Tasviri Efkar)5-Askeri Liseler: Okula kabul şartlarının birincisi: Türk soyundan gelmek" (22 Temmuz 1943 tarihli Tasviri Efkar).6 - Harp Okulları: Okula kabul şartlarının birincisi: "Türk ırkından olmak" ( 24 Temmuz 1943 tarihli Tasviri Efkar).Milli Kürt kalkışmaları, bastırıldığında iskancı politikalar devreye sokulmuştur. Devlet yatırımları öncelikle rantibel olmakla birlikte devlet gelirleri Türk halkının gelişimi için özellikle seferber edilmiştir. Kürtlerin Türkleştirilmesi için eğitimde asimilasyon politikaları desteklenerek, yatılı öğretim ağı Kürdistan’da öncelikle tesis edilmiş ve Kürtçe konuşma yasağı uygulanmıştır. Günümüz örneklerine burada vurgu yapmaya gerek yok. Osmanlı Devletinin son yıllarında İttihatçılarca geliştirilen Türk milliyetçiliğinin gelenekselleşmiş, refleksleri haline gelmiş milliyetçi politikaları yeni T.C. devletinde değişmemiştir. Hala Türk milliyetçiliği, askeri-sivil devlet bürokrasisinin denetiminde kendini muhafaza etmektedir. Bu yapı da henüz kırılmamıştır. Böylesi karakterlere sahip olan bir millet ile onun oluşturduğu devletin günümüz koşullarında aldığı biçem hala aynı yerdedir. Kanun ve yönetmenliklerin bazılarında kalkan ırkçılık politikaları, bu gün tüzük ve yönetmenliklerin hala birçoğunda ve uygulamalarda sürdürülmektedir. Sembolik olarak da bazı milli kurumların forslarında temsil edilmesinde bir sakınca görülmemektedir. (Cumhurbaşkanlığı, Kara kuvvetleri, MİT ablem ve forslarında) Türk Milli marşında da ırkçılık seslendirilmektedir.Bu millet ile kim hangi milli belirlenimleri yok sayarak, vatandaşlık ekseninde bir araya gelebilir ya da politika yapabilir? Hiç kimse.. Ama hala A. Öcalan bunun aşılmasını istiyor. Mümkünse, buna siz okuyucular karar versin..Devam edecek...Not: Günümüze dair Kürt milliyetçiliğinin yükselişi ile ilgili çalışmayı önümüzdeki hafta sunacağım.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.