BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
çeviri Tan DEMIR · 21.02.2006 · 2 görüntülenme
Diğer bir deyişle, bizler kafamızdaki ve sadece pes etmeye hizmet eden kimi çelişkileri temizlemeliyiz. Araştırabilmek için devletten maaşını alan benim gibi kişiler yaptıkları araştırmaların sonuçlarını kendilerine saklayıp, bu bilimsel sonuçları sadece bir kaç arkadaş çevresiyle mi paylaşsınlar? Kesin olan bir kural varsa o da şu: Buluş olduğunu düşündüğün bir şeyi, önce arkadaşlarının düşüncesine sun, ancak neden toplumsal olarak edinilen ve toplumsal kararı gerekli kılan bilgi sadece sizin elinizin altında dursun? Angaje bir bilim içinPierre BourdieuYazı, Le Monde diplomatique`in 2002 Şubat sayısının Almanca baskısında çıktıÇeviri: Tan Demir Bugün herkesin karşı karşıya olduğu global politika, sosyal hareketler sahasında angaje olmuş özgür araştırmacıları vazgeçilmez, hatta mecbur kılıyor. Globalleşmişliği, sanki normal bir gelişmeymiş gibi, konuşmak yerine, ben burada kelimenin tam anlamıyla “global politika” manasında ele alacağım. Global politikanın, onun üretimi ve yaratığı karmaşıklık, kafa karıştırıcılığı açısından, büyük bir bölümü gizli yapılıyor ve şu anda bile bu politikayı göstermek ciddi araştırma azmi gerektiriyor. Ayrıca global politikanın üzerimizde doğrudan etkileri var. Bunlar her ne kadar sosyal bilimlerin öğrenimleriyle önceden tahmin edilip söylenilebiliniliyorsa da, kısa erimde bu etkilerin insanlar üzerindeki sonuçları bir çok insan için saklı kalacak. Bu politikanın diğer bir özelliği, bunun bir bölümünün bizzat bilim insanlarınca geliştirildiğidir. Soru şu; bilim insanları, meslekleri sayesinde ulaşmış oldukları bilgi ile bizi bekleyen faciaların önünü kesebilecek kişiler, susabilirler mi yada susmaya hakları var mı? Yada bu suskunluk, yardım edilmesi gereken ve şu anda tehlikede olan insanlara karşı yerine getirilmesi gereken sorumluluktan kaçma durumu değil mi? Eğer dünyamızı ciddi felaketlerin beklediği doğruysa, o halde bu kişilerin, yani bu felaketleri önceden tahmin edebileceklerini düşünen ve bu felaketlerin gelişini görenlerin, bilim insanlarının çokça sığındıkları bütün bahaneleri bir kenara atıp, gerçeği göstermek görevleri değil mi? Angaje olmuş bir bilimi yaratmak ve geliştirmek için, otonom bilim insanı olarak scholarship (cev. öğretimcilik) prensiplerine göre çalışmalı, ki bu şu anlama gelir, bizim scholarship with commitmente(cev. var olan bilgiyi her kese sunma) ihtiyacımız var. Gerçek ve meşru yollardan, angaje olmuş bir bilim insanı olabilmek için, edinilen bilgiyi angaje olmuş bilgiye katmak gerek. Ve bu bilgiye, bilimin kural ve normlarına uyan bilimsel çalışmalar aracılığı ile ulaşılır. Diğer bir deyişle, bizler kafamızdaki ve sadece pes etmeye hizmet eden kimi çelişkileri temizlemeliyiz. Araştırabilmek için devletten maaşını alan benim gibi kişiler yaptıkları araştırmaların sonuçlarını kendilerine saklayıp, bu bilimsel sonuçları sadece bir kaç arkadaş çevresiyle mi paylaşsınlar? Kesin olan bir kural varsa o da şu: Buluş olduğunu düşündüğün bir şeyi, önce arkadaşlarının düşüncesine sun, ancak neden toplumsal olarak edinilen ve toplumsal kararı gerekli kılan bilgi sadece sizin elinizin altında dursun? Bana göre, bugün bilim insanlarının seçme hakkı yok: Bu insanlardan biri, neoliberal politika ile Delinqueze (cev; hırsızlık hastalığı) yatkınlık arasında bir ilişkinin olduğunu düşünüyorsa, yada neoliberal politika ile kriminal olayların artışı arasında yada neoliberal politika ile Durkheim’ın “Anomie” olarak tanımlayacağı göstergeleri arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorsa, bunu neden bütün sesiyle bağırarak söylemesin? Bu kişiyi bundan dolayı ayıplamamak bir yana, bunu o kişinin ciddi bir katkısı olarak ona teslim etmek gerek. Ancak kim bilir, ben belki de burada sadece kendi pozisyonumu savunuyorum... Diğer bir noktaya gelelim: Bu araştırmacı sosyal hareketleri ne yapacak? Özellikle de doktrinlerini birilerine öğretememeleri, bizim kimi organik entelektüellerden[1] tanıdığımız gibi, ki bunlar yeteneksizliklerinden mallarını sert bir mücadelenin sürdürüldüğü bilim pazarında ucuza sattılar, entelektüeli kumar masasında entelektüel-olmayan olarak kaybedip ve bu arada, entelektüelin olmadığı tezini ortaya attılar. Araştırmacı ne Peygamber ne de öncül-düşünürdür. O yeni, daha da zor olan, bir rolü keşfetmeli: O iyi dinlemek, araştırmak ve keşfetmek zorunda. O, her ne kadar korkutulmuş olursa olsun –sendikalar bile kendilerine bu düzlemde daha fazlasına güvenemiyorlar- bayraklarına neoliberal politikaya karşı başkaldırıyı yazmış, bütün organizasyonlara yardım etmeye çalışmak zorunda. O kendisine bu organizasyonları desteklemeyi görev edinmek zorunda. Bu bilim insanı bu organizasyonların eline, büyük çok-uluslu firmaların “expert”lerinin elde ettikleri sembolik etkiye ulaşabilen araçlar vermeli ki, bu organizasyonlar neoliberal politikaya biraz da olsa karşı çıkabilsinler. İnsan her şeye ismini vermeli: Örneğin Unicef’in güncel eğitim programı Transatlantic Institute ve bu gibi kurumlar tarafından kararlaştırılıyor.[2] Hangi eğitim politikasının gelecek beş yılda bizi beklediğini öğrenmek için sadece Dünya Bankasının hizmet sektörü üzerine olan haberlerinin okunması yeterlidir. Ulusal devletlerin eğitim bakanlarının buradaki tek görevi, Dünya Bankası’nın hukukçuları, sosyologları ve ekonomistleri tarafından üzerinde çalışılmış ve daha sonra hukuksal olarak bir form haline getirilen bu “önerileri” emir olarak yaygınlaştırmaktır. Araştırmacılar tabii ki yepyeni ve zor bir şey de yapabilirler: Bu insanlar, politik bir projenin geliştirilmesi için toplumsal çabanın organizasyonun önkoşulunu yaratmada yardımcı olabilirler. Ve ikinci olarak, bu insanlar, böyle bir projenin geliştirilip başarıya ulaşması için mümkün oldukça iyi organizasyon şartlarının oluşturulmasında yardımcı olabilirler, ki bu tabii ki toplusal bir proje olur. 1789’un kanun çıkartan Philadelphia grubunun üyeleri senin benim gibi insanlardı. Onların hukuksal bilgileri vardı ve Montesquieu okumuşlardı – ve bu insanlar demokratik yapıyı keşfettiler. Tam da bu şekilde, biz de bugün yeni şeyler keşfetmek zorundayız... Tabii ki, insan şunu söyleyebilir: “ Parlamento var, Avrupa Sendikalar Birliği (Europäischen Gewerkschaftsbund) var ve diğer bütün kurumlar, ki bu kurumların tek görevi bu tür işleri yapmak. Ben burada bunu geniş olarak ispatlamaya çalışmayacağım, ancak şunu tespit etmek gerek: Bunlar hiç bir şey yapmıyorlar. Bu yüzden de bu türden keşifler için uygun koşulları yaratmak gerek. İnsan bu yol üzerindeki engelleri kaldırmaya çalışmalı –ki bu engellerin bir bölümü sosyal hareketlerde yatıyor, ancak daha çokta sendikalarda. Umutlu olmak için iyi nedenler var mı? Sanırım, şunu söylemek mümkün; başarı ihtimalli hiç de kötü görünmüyor, aslında tamda şimdi kairos[3], en dogru an, gelmiş durumda. Yaklaşık 1995 yıllında bu türden konuşmalara ilişkin ortak bir tecrübe edindik: İnsanlar bizi dinlemiyorlar, insanlar bizim çıldırmış olduğumuzu düşünüyorlardı. Bir sürü felaketi önceden görüp dillendiren Kassandra gibi insanlar dalgaya alındı, küfredildi, gazeteciler tarafından yerle bir edildiler. Bu bugün artık tam böyle değil. Neden? Çünkü geniş çapta öncül bir iş yapıldı; Seattle vardı ve bir dizi eylemlilikler, protestolar. Bununla beraber tabii neoliberal politikanın sonuçları –bizim soyut önceden söylediğimiz- gittikçe görünür hale geldiler. Bu arada artık insanlar, bunun nedenlerinin olduğunu kavradılar. Bugün en dar ve dik kafalı gazeteci bile, bir firmanın geliri % 15 değilse, bu duruma işten çıkarma ile cevap verdiğini biliyor. Geleceğe ilişkin yapılan tahminlerin en karamsar olanları bile (bu insanların diğer insanlara göre tek farkı, daha iyi bilgilenmiş kişiler olmalarıydı) gerçek olmaya başladılar. Erken değil. Ancak geç de değil. Çünkü bu bir başlangıç, çünkü felaketler yeni başladı. Entelektüellerin ellerine baktıkları sosyal demokrat hükümetleri, özellikle de eğer bunlardan her türden avantajlarını sağlayabiliyorlarsa, kış uykularından uyandırma vakti henüz geçmiş değil. Avrupa topraklarında birleşik sosyal bir hareket, benim tahminimce ancak üç komponenti (üç ana bütünü) bir araya getirebilmeyi başarırsa politikada etkili olabilir; sendikaları, sosyal hareketleri ve bilimi –tabii ki bu şu şartlar altında, eğer gerçek bir birlikte-yürüme gerçekleşirse ve bu yan yana-olmada kalmazsa. Dün sendikacılara şunları söyledim: “Avrupa’nın bütün ülkelerinde sosyal hareketler ile sendikalar arasında derin bir uçurum var ve bu durum sadece savundukları ve mücadele ettikleri içerik açısından değil, aynı zamanda bu iki komponentin kullandıkları araçlar açısından da böyle. Sendikaların, siyasal partilerin çoktan sildikleri, unuttukları, yada bastırdıkları amaçları, sosyal hareketler tekrardan gündeme koydular. Sendikacıların kendilerine çoktan yabancı olmuş politik aksiyon metotlarını –bunları da unuttular, gömemezlikten geldiler yada bastırdılar-, sosyal hareketler yeniden geliştirdi. Bunlar daha çok kişisel davranış yöntemleri: Sosyal hareketler kendi aksiyonların da sembolik etkiyi sürekli göz ününde tuttular. Bu aksiyonlar da aktivistin angajesi -ki bu angaje aynı zamanda vücutsalda- büyük oranda aktivistin kendisine bağlı. İnsan rizikoya girmeli Bu sendikacılar çoktandır bütün 1 Mayıs’larda yaptıkları gibi artık ellerini bağlayarak yürümekle olmaz. İnsan artık aksiyonlar yapmalı, alanlar işgal etmeli vb. Bu sadece hayal gücü değil, aynı zamanda cesareti de gerektirir. Ancak ben şunu da söylüyorum; dikkat “sendika fobisi”nden sakın! Sendika aparatının bir mantığı var, öncelikle bunu anlamak gerek. Neden ben sendikacıları sosyal hareketlerin duruşuna yakınlaştırmaya çalışıyorum ve neden benim sosyal hareketler içindeki insanlara söylediğim şeyler, sendikacıların onlar hakkında düşündüklerine denk düşüyor ? Neoliberal politikaya karşı başkaldırı hareketi bütün dünyada çok zayıf ve kendi içindeki ayrışımlarla da daha bir zayıflatılmış – enerjisinin % 80’ini gerginlikler, iç sürtüşmeler ve çatışmalar formunda tüketen bir motor. Ve aslında bu motor bunun yerine ortak derdimizi daha hızlı öne taşıyabilir. Kararlı Avrupai sosyal bir hareketin gelişmesinin önündeki engeller farklı doğallıktalar. Sendikalarda ve sosyal hareketlerde önemli bir rol oynayan dilsel engeller var; iletişimde olduğu gibi – başkanlar ve yetkililer yabancı dil konuşuyor, normal sıradan biri ise genellikle bilmiyor. Bu sosyal hareketlerin yada sendikaların enternasyonalleşmesini oldukça zorlaştırıyor. Peki bilim insanının buradaki rolü ne ? Onlara, keşfedici bir ruhun, toplumsal keşifçi yapıdaki toplumsal keşfi yapmada etkili olmak düşer ve buradan da sosyal bir hareket doğacak. Bu şu demek, bilimciler yeni içerikler göstermek, yeni amaçlar formüle etmek ve enternasyonal aksiyonlar için yeni araçlar geliştirmek zorundalar. Pierre Bourdieu: Fransız Sosyolog 24 Ocak 2002 de 71 yaşında öldü. Bu yazı P. Bourdieu nün Mayıs 2001`de Yunan bilimciler ve Sendikacılarla yapılan konferanstaki konuşması. Bu aynı zamanda Sosyoloğun son konuşması. [1] „Organik entelektüel“ kavramıyla Antonio Gramsci sosyal hareketleri kendilerinde gösteren düşünürleri kastediyor.[2] Bak: « Europa Inc., Liaisons dangereuses entre insitutions et milieux des affaires europèens « CEO, Agone, Marseille 2000. [3] Yunanca; dogru ölçü, en uygun zaman dilimi, en doğru an, en doğru zaman – en uygun kadersel an, ki bu anyi zamanda en uygun harekete geçme zamanı ve bu en dogru ani tanıyıp kullanma gerekliliğini kapsıyor.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.