Anayasa, Kürtlerin Anayasası değil. Değişiklik, Kürtleri iktidar yapmayacak. Yine de zoraki “evet”…
ÎBRAHÎM GUÇLU
·
03.09.2010 · 2 görüntülenme
Anayasa değişikliği referandumu hakkında (www.netkurd.com)’de Kürtçe bir yazı yazdım. Bu yazım, başka birçok Kürt internet sitelerinde ve gazetelerinde de yayınlandı. Görünen o ki, sorun genel, Kürtleri ve Türkleri birlikte ilgilendiren bir sorun olmasından dolayı, okuyucularım tarafından Türkçe de görüşlerimi ifade etmem isteniyor. Bu isteği yerine getirmek için, aynı konuda Türkçe yazmanın da yararlı olacağını düşündüm. Yeni bir anayasa ve anayasada yapılan değişiklik konusunda birçok kereler düşüncelerimi kamuoyu ile paylaştım. Çünkü yeni bir anayasa sorunu, hayati bir sorun, biz Kürtleri de yakından ilgilendiren, yeni devletin karakteri ve yapısına karar verecek bir sorun olmasından dolayı, Türklerden daha fazla üzerinde durmamız gerektiği tartışmasız. Ama bu konuda da, Kürtlerin savunduğu dört konsept açısından köklü bir farklı yaklaşımların olduğu, olacağı açık. Birinci konsept: Kürt ulusunun, üniter devlet yapısı içinde bireysel haklara ve sınırlı kolektif haklara sahip olmasını savunan konsepttir. Bu kesim Kürtlere göre, yeni bir anayasa çok önemli olmayabilir. Mevcut anayasanın sivilleşmesi, Anayasa’da Kürtler ve diğer etnik gruplar açısından kısmi değişikliklerin ve hak kabullerinin olması yeterlidir. İkinci konsept: Üniter devlet içinde Kürt yerel özerkliğini savunan konsepttir. Bu Kürt kesimine göre de, Kürtlerin ve Türklerin Toplumsal Sözleşmesi olacak yeni bir anayasaya ihtiyaç yok. Türk üniter devlet anayasasının sivilleşmesi, Avrupa Birliği mevzuat ve rasyonellerine göre yapılanması yeterlidir. Üçüncü konsept: Türkler ve Kürtler için yeni federal bir devlet yapılanmasını savunan konsepttir. Bu Kürt kesimine göre, yeni bir toplumsal sözleşme niteliğinde olan, yeni devleti tanımlayan, devleti Kürtlerin ve Türklerin devleti kabul eden, Kürtlerin Kürdistan’da iktidar olmasını savunan yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Bu bağlamda, yeni anayasa ve ortak bir anayasa sorunu önemlidir. Böyle olunca da, bu Kürt kesimi, yeni bir anayasa konusunda yeni bir vizyon, yeni bir çerçeve, yeni bir devlet tanımına göre hareket etmesi gerekir. Dördüncü konsept: Saf ve sade, Kürdistan’ın bağımsız devlet olmasını her hal ve şartta savunan konsepttir. Bu Kürt kesimi için haklı olarak, ortak bir devlet için yeni bir anayasaya ihtiyaç yoktur. “Bağımsız Kürdistan’ın Anayasası” diye bir anayasa ile ilgilenmeleri kadar da doğal bir şey olamaz. Bu konseptte de demokrasi benimseyip benimsememek alternatifine göre anayasa yapısı ve karakteri değişiklik gösterecektir. Bu farklı konseptlere göre de, Anayasa değişikliği sorunu ve anayasa değişikliği konusunda referandum sorunu farklı yaklaşımları öngörür. Birinci ve ikinci konseptti benimseyen Kürtler açısından, anayasa değişikliği konusu hangi açıdan olursa olsun önemli olur. Bu değişikliğe “evet” denilmesi kadar olağan ve kolay bir tutum yoktur. Buna rağmen, üniter devlet içinde Kürtlerin kısmi idari, siyasi, kültürel, iktidarsal haklarını savunan PKK/BDP’nin tutumunu farklı ve “boykot” olması olağan bir duruma değil, olağanüstü bir duruma, geçmişteki bağımsızlıkçı yapı ile özerklikçi yapısı arasındaki çelişkiye işaret ederken, Türkiye’de sivillerle askerler arasındaki çatışma ve mücadelede, askerlerden yana olan güdümlü tutumdan kaynaklanan, ayrıca elitik hegemonik yapıyı yansıtan bir tutumdur. Bağımsız Kürdistan Devletini her hal ve şartta savunan, diğer devlet yapılanmalarına şans tanımayan konsepttin de, “hayır” ya da “boykot” demesi çok haklı bir tutumdur. Bunun anlaşılmaz bir yanı yoktur, güncel siyaset açısından çok ince hesaplar ve analizler yapılmasını da gerekli kılmaz. Federal Devletin de olanaklı olduğunu, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin de en azından federal Kürt ve Türk Devlet yapılanmasında gören Kürt kesimlerinin işi karmaşık ve kolay değildir. Bu kesimlerin, ince eleyip sık dokumaları, derin analizler ve açıklamalarla kendi tutumlarını gerekçelendirmeleri gereklidir. Çünkü bugünden belirlenecek tutum, Kürt ulusunun, kendi kaderini kendisinin tayin etmesi, Kürdistan’da iktidar ve egemen olmasının önüne engel çıkarmış olmasın. ***** Osmanlı İmparatorluğu Türkiye Cumhuriyeti Devlet yapılanmasına evrimleştikten, M. Kemal ve eliti iktidarı ele geçirdikten sonra, devlet üniter ve devlet-ulus devleti olarak yapılanmaya başladı. İlk dönemlerde açıkça olmazsa bile, M. Kemal iktidarının ayaklarını yere sağlam basmasından sonra devlet, Kürtleri, diğer etnik grupları, mezhep çoğulculuğunu, dini çoğulculuğu, sınıf ve düşünce çoğulculuğunu dışladı. Monolitik, homojenleştirici, otoriter, faşizan, sömürgeci bir devlet oluşturuldu. Bu devlet yapısına uygun bir hukuk benimsendi. Bu hukuk anlayışı devlet-ulusu anayasasını şekillendirdi. Bu nedenle, 1921, 1924 ve daha sonra hazırlanan 1961 ve 12 Eylül 1982 Anayasaları aynı nitelikli anayasalar olmuşlardır. 1921 Anayasasında çoğulcu serpiştirmelerin etkisinin olması, Osmanlı’dan gelen mirası hemen karşı almanın zararlı olacağı düşüncesiydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren hazırlanan anayasaların Kürtlerle hiçbir alakası olmamıştır. Bu nedenle de, Kürtler için yeni devlet ve yeni anayasa sorunu hep gündemi işgal eden temel bir sorun olmaya devam etmiştir. Kürtler, bu dışlanmışlığa, bütün ulusal ve egemenlik haklarının gasp edilmesine karşı kendi bağımsız devletlerini kurmak, kendi hukuklarını ve anayasalarını oluşturmak için Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı direniş göstermişlerdir. Bu direnişlerde başarı elde edilmemiştir. Bunun sonucu olarak da, devletin, Türk devlet-ulusu devleti ve anayasanın Kürtlerle alakalı olmayan bir hukuk metni olması gerçeği hep devam etmiştir. 12 Eylül 1982 Anayasası da Kürtlerin anayasası değildi. Bu anayasada yıllar sonra yapılan değişikliklerin de Kürtlerle doğrudan bir ilişkisi olmamıştır. Temmuz Genel seçimlerinden sonra AK Parti’nin % 47 oyla iktidarı tekrardan ele geçirmesinden sonra, yeni bir anayasanın hazırlanması güncel hale geldi. Seçim sonrasında, AK Parti’nin bir grup liberal ve muhafazakâr akademisyene bir anayasa taslağını hazırlatması da, bu beklentinin karşılanması olarak ele alınmasına rağmen, daha sonra bu yeni anayasa taslağı AK Parti hakkında kapatma davasının açılmasından sonra, gündemden kaldırıldı. Belli bir dönem sonra Anayasa’nın 26 maddesinde değişiklik palyatif yapıyla gündeme sokuldu. Referanduma sunulan değişiklik de, anayasada yapılan bu değişikliktir. Yeni anayasa taslağının hazırlanması metodu ve taslağın içeriği incelendiği zaman, açıkça görülecektir ki Kürtlerin Kürdistan’da iktidar olmasını isteyen, Kürtlerle Türklerin siyasi statü ve haklar açısından eşit olmasını savunan Kürtlerin yeni diye bahsettiği anayasa ile bir alakasının olmadığı açıkça görülecektir. Yeni anayasa taslağında Kürtlerin taraf kabul edilmemesi, içerik olarak üniter ve devlet-ulus yapısında bir değişiklik yapılmaması, devletin Kürtlerin, Türklerin ve diğer etnik grupların devleti olması için yeni bir siyasal sistem ve federal bir devlet önerilmediği için, bunun Kürtlerle bir ilişkisinin olmadığı, açığa çıkıyordu. Bu hakim yaklaşım nedeniyle, Anayasada yapılan değişiklik de aynı mantıkla yapılmış durumda. Bu nedenle, AK Parti’nin ikinci iktidar döneminde ve Abdullah GÜL’ün cumhurbaşkanı olmasından sonra “Kürt sorunu” Türkiye’nin en temel ve merkezi sorunu olarak saptanmasına rağmen, Anayasa değişikliği yapılırken bu saptama gözetilmemiş, bu saptamanın gereği olacak anayasal bir değişiklik benimsenmemiş, Kürtlerle ilgili tek bir hüküm koyma yoluna gidilmemiştir. Bu nedenle, referanduma sunulan anayasa değişikliğinin Kürtlerle doğrudan herhangi bir ilişkisi yoktur. Değişikliğin en güçlü yönü, sivillerin iktidarını en azından güçlendireceği yönüdür. Ama ne yazık ki, Kürtler Kürdistan’da iktidar olmadıkları sürece, gerçek sivil iktidarın güçlenmesi, egemen hale gelmesi de olanaklı değildir. ***** Ama ortada bir değişiklik var. Bu da tümden anlamsız, genel olarak Kürtleri de ilgilendirmeyen değişiklikler değildir. Bu cepheden bakıldığı zaman, bu değişiklikleri önemsemek gibi bir tablo ile karşıya kalınmaktadır. Değişiklikler neyi gündemleştiriyor? Bu konuda sözü liberal Hukukçu Osman Can’a bırakalım. “Anayasa değişiklik metni altı temel boyuttan oluşuyor. Bunlar bireysel, sosyal ve kolektif haklar boyutu, hak arama güvenceleri boyutu, askeri yargının yeniden düzenlenmesi boyutu, darbecilere yargı boyutu ile yargıda yapısal değişiklikler boyutu biçiminde sıralanabilir. Mevzuat sorunu değil yapısal sorun Türkiye’nin insan hakları sorununun bir mevzuat sorunu olmadığı, 50 yıllık deneyimde ortaya çıktı. 1961 Anayasasında yer alan özgürlüklere ilişkin 63 maddenin yargısal uygulama eliyle işlevsizleştirilmesini, 1982 Anayasası’nda yer alan yetersiz düzenlemeleri bir yana bırakalım, bu Anayasanın temel haklar kısmında 30 yılda yapılan birçok değişikliğe ve yasal reforma rağmen, yargısal pratiklerde bir ilerleme kaydedilmemiş olmasının tek bir nedeni var: Demokrasiye geçen tüm Avrupa ülkelerinde 60 yıldır atılmış olan adımların, Türkiye’de bir türlü atılmamış olmasıdır. Bilanço 63 temel hak maddesinin yaşama geçmemesi ile önümüze seriliyor. Parti kapatma pratiği, siyasal yargılamalardaki sonuçlar, geleneksel ideolojinin temel yaklaşımlarının tartışılamaz ve eleştirilemez hale getirilmiş olması ve demokratik siyasetin bir türlü çözüm mercii olamayışı mevcut yargı sisteminin sonuçlarıdır. Anayasa değişikliği paketi bu konuda iki temel yenilik içeriyor. Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı 15’ten (11 asıl, 4 yedek) 17 asıl üyeye çıkarılıyor. Cumhurbaşkanına verilmiş bulunan üyelerin tamamını seçme yetkisi, Cumhurbaşkanı (14) ve TBMM (3) arasında paylaştırılıyor. TBMM üç kişiyi doğrudan değil, Sayıştay ve Barolar’ın göstereceği 3’er aday arasından seçecek. Cumhurbaşkanı 10 üyeyi çeşitli yüksek yargı organlarıyla (7), YÖK’ün göstereceği (3) adaylar arasından, 4 üyeyi ise doğrudan seçecek. Değişikliklerle öğretim üyelerinin sayısı 1’den 3’e çıkarılıyor. Yüksek Yargıçların hegemonyası azaltılarak, siyasal bir metin olan Anayasaya uygunluk denetimi yapacak olan Anayasa Mahkemesi’ne farklı perspektiflerin yansıtılması sağlanıyor. Avukat sayısı 2’ye çıkıyor. Böylelikle mahkemedeki geleneksel ideolojik hegemonyanın etkinliğinin sona ereceğini, özellikle siyasi partilerin kapatılması geleneğinin değişeceğini söylemek yanlış olmaz. Bir ilk yaşanıyor Türkiye yargı tarihi açısından bir ilk yaşanıyor, Yargıtay ve Danıştay üyesi olmadan, doğrudan doğruya raportörler ve kürsü hâkim ve savcıları arasından üye seçilme yolu açılıyor. Bu Türkiye yargı geleneğinin temel sorunu olan hiyerarşiye ciddi bir darbe vuracaktır. İkinci yenilik ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ilişkindir. 1981 yılında doğrudan doğruya 12 Eylül darbecileri tarafından yaratılan ve kürsü hâkim ve savcılarının kaderi hakkında karar veren bu kurumda, “hâkim” ve “savcı” temsil edilmiyor. Kurul, Cumhurbaşkanı’nın yine Yüksek Mahkemelerin önerdikleri arasından seçtiği 5 Yüksek Mahkeme üyesi ile Adalet Bakanı ve yine bir hâkim olan müsteşarından oluşuyor. Yargıtay ve Danıştay’ın ideolojik notlandırmaları ekseninde yargıda terfilere ve mesleki kariyere “ideoloji” filtreleri getiren cari sistem açısından şu garantileri sağlanıyor. a) Yargıtay ve Danıştay’a, ancak HSYK’nın ideolojik filtresinden geçebilenlerin üye olabiliyor. b) Bu şekilde üye olanların ise a- HSYK, b- Anayasa Mahkemesi ve c-Yüksek Seçim Kurulu üyelerini seçmesi sağlanıyor. Bu kurumların siyasi yaşamımızda oynadığı rol ise herkesin bilgisi dâhilindedir. b) Kürsü hâkim ve savcıları ise bu mutlak hiyerarşi karşısında, ya sistem tarafından devşirilme veya Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, merkezden uzak bir şekilde mesleki kariyerlerini tamamlama yolunu seçiyorlar. Üçüncü bir “ses”e, yani hiyerarşiye, ideolojiye veya politik yönlendirmelere karşı demokratik bir tutuma ise yer yoktur. Adalet Bakanlığı bu ideoloji ekseninde yer alan veya çatışmayan bir siyasi partiye aitse, bu sistem sorunsuz işliyor. Nitekim Şemdinli faciasına kadar sorunsuz bir işleyişten söz etmek zorundayız. Bu olaydan sonra ise iki farklı politik tutumun yargıçlar ve savcılar üzerinde belirleyici olmaya başladığı, ancak HSYK’nın kompozisyonu nedeniyle yargı ideolojisinin daha baskın olduğu görülüyor. İdeolojik filtre ortadan kalkıyor Yeni değişikler ile Kurulun üye sayısı 7’den 22’ye çıkarılıyor. Yüksek Yargı ve siyasal kanat temsilcileri toplamda yine 7’de kalıyor. 1 üye Adalet Akademisi tarafından, 10 üye kürsü hâkim ve savcıları arasından seçilecek. 4 üye ise hukukçu öğretim üyeleri ve avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek. Kürsü hâkim ve savcıları yönünden sorun olan teftiş kurulu ise yeni HSYK’ya bağlanıyor. Adalet Bakanı, Genel Kurul’a başkanlık edebilecek ancak daire toplantılarına katılamayacak. Böylelikle siyasi iradenin çalışmayı bloke etme imkânı sonlandırılıyor. Gerek yüksek yargıçların, gerekse siyasi kanadın etkinliğinin azaltılmasıyla adliyelerde çalışan hâkim ve savcılar üzerindeki yüksek yargı baskısı ve hiyerarşisi ortadan kaldırılıyor. Kürsü hâkim ve savcılarının ideolojik filtrenin ortadan kaldırılması nedeniyle artık Ankara’daki Yüksek Yargı yerine, adalet arayan yurttaşların taleplerini merkeze alarak yargılama yapması mümkün hale geliyor. Bu durumun temel hak ve özgürlüklerin yaşama geçmesi, demokratik taleplerin dinlenebilir hale gelmesi ve adalet beklentilerinin kaygısızca karşılanabilmesine imkân sağladığı ortadadır.” ***** Anayasa değişikliğinin: Hukukçu Osman Can’ın belirttiği değişikliklerin yanında 12 Eylül Rejiminin sorumlularını fiilen olmazsa da ahlakî olarak sorgulama, yargılama, cezalandırmasının gerçekleşmesi için Anayasa’nın geçici 15. maddesinin ortadan kaldırılması; 1946 yılından bu yana çok partili sisteme geçişten günümüze kadar devam eden siviller ve sivil-asker bürokrasi mücadelesinin yeni değişiklikle siviller lehine, sivillerin siyasi iktidarını güçlendireceğini de göz önüne alarak, Değişikliğin, anayasayı Kürtlerin anayasası yapmamasına ve Kürtlerin iktidar olmasını sağlamamasına rağmen, yine de zoraki de olsa referandumda değişikliğe “evet” demek gerekir. Amed, 18. 02. 2010