Siyaset

AB 'de 3 Ekim Gerginliği

Alixan Aras · 30.09.2005 · 2 görüntülenme

 Bu yılın başında bazı Türk yetkililer, halklarının bin yıllık insani kültür birikimini yansıtan 'Türkler' adlı serginin başarısından yararlanmayı düşünüp sergiyi Fransa'ya taşıdılar. İşe yaramadı. Sergi, Türk yetkililerin, Avrupalıların ülkelerine ve kültürlerine ilişkin bilgilerini artırma çabası çerçevesinde, ilk olarak Londra'da düzenlenmişti. 'Türkler' ikinci durağında pek yankı bulmadı. Türkiye'nin üyeliğinin AB gündeminde olduğu bir dönemde, Fransız kamuoyunun bu ülkenin sanatsal başyapıtlarına pek az ilgi gösterdiği açıkça görüldü. Sadece Fransa'da değil, AB'nin dört bir köşesinde Türkiye'nin katılımı pek az heyecan yaratıyor; seçmenler arasında Türkiye'nin üyeliğine yönelik yoğun bir muhalefet söz konusu. Bununla birlikte gelecek pazartesi Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başlaması bekleniyor. Asıl soru, AB'nin Ankara'nın katılımına dair planlarında gerçekten ciddi olup olmadığı. AB Dönem Başkanı Britanya'dan gelen bir son dakika diplomatik girişimi müzakerelerin vaktinde başlamasının önündeki engellerin çoğunu kaldırdı; başlıca engel mahiyetinde geriye sadece Avusturya'nın ortaya koyduğu çekinceler kaldı. Müzakerelerin başarıya ulaşması halinde, hem Türkiye hem de AB'nin büyük bir değişim geçireceğinden kimsenin kuşkusu yok. Fakat 10 yılı bulması beklenen müzakere sürecinde, bilhassa Fransa'nın Türkiye'nin üyeliği konusunda son sözü söyleme hakkı olduğu düşünülürse, bazı şeylerin yanlış gidebilmesi riski yabana atılır gibi değil. Fransız Anayasası'nda yakın dönemde yapılan değişikliği, 2007 sonrasındaki bütün AB üyeliği anlaşmalarını referanduma sunma zorunluluğu getiriyor. Alametler hiç hayırlı değil. ABD'nin German Marshall Fonu tarafından bu ay açıklanan bir ankete göre, Türkiye'nin üyeliğine Fransa'da yüzde 11, Almanya'da yüzde 15 ve Britanya'da yüzde 32 oranında destek bulunduğunu ortaya koyuyor. Her üç ülkedeki kararsızların oranı da yüzde 40'ın üzerinde. Bu noktada Paris merkezli Stratejik Araştırmalar Vakfı'ndan François Heisbourg'a kulak verelim: "Fransa'daki tepkinin arkasında şu olgular var: Türkiye Avrupalı olarak görülmüyor, yüzünün Batı'ya dönük olmadığı ve Avrupa projesinin tabiatını ve kimliğini tümüyle değiştireceği düşünülüyor. Bir Arap ülkesi olmadığı ve cami ile devletin ayrılması bakımından kökü derinlere uzanan bir konuma sahip olduğu halde, Arap ve Müslüman her şeyin temsilcisi gibi bakılıyor Türkiye'ye." Türkiye'nin üyeliğine yönelik muhalefet, AB Anayasası'nın Fransa ve Hollanda'da reddedilmesi ve ulusal liderlerin AB bütçesi konusunda kafa kafaya gelmesiyle bizzat AB'nin krize sürüklendiği bir dönemde yükseldi. Böylesi koşullarda siyasetçilerin, seçmenlerinin tercihlerini görmezden gelmesi çok zor. Bu yıl Türkiye'den gelen bazı haberlerin (sözgelimi romancı Orhan Pamuk hakkında devlete hakaretten açılan dava) yarattığı endişe, mevcut manzarayı daha da tatsız hale getirdi. 2003-2004 yıllarında tanık olunan kapsamlı reformların ardından, Türkiye'deki hukuki değişim süreci de bu yıl hız kesti. Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasından yana tutum alan AB'nin genişleme sorumlusu Olli Rehn, "Şu an bir kısırdöngü içindeyiz, Avrupa'daki olumsuz kamuoyu siyasi liderler üzerinde etki yapıyor" diye konuşuyor ve ekliyor: "Bu da karşılığında, üyelik sürecinin Türklerin gözündeki güvenilirliğinin azalmasına yol açıyor ve reform sürecini olumsuz yönde etkiliyor. Bu kısır-döngüyü kırmak için, önde gelen siyasetçiler, Avrupa'nın güvenliği ve istikrarı açısından müzakerelerin niye önemli olduğunu adam akıllı anlatmalı." AB'nin geçen aralıktaki Brüksel zirvesinde, Birliğin en güçlü üç ülkesinin liderleri (Gerhard Schröder, Jacques Chirac ve Tony Blair), Türkiye ile müzakerelerin başlaması için 3 Ekim 2005 tarihinin belirlenmesi yönünde tavır koydu. Bugün Schröder Almanya'da, kaybettiği bir seçimin ardından iktidarını koruma mücadelesini veriyor; Chirac, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkan müstakbel cumhurbaşkanı adayı Nicolas Sarkozy'nin yükselişiyle bertaraf olmuş durumda. Yani şu an sadece Blair hükümeti Türkiye'nin katılımı yönünde aktif kampanya yürütüyor. Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, bu ay içinde yaptığı bir konuşmada, 'Türkiye'yi buyur etmenin, Batı ve İslam kültürlerinin modern dünyada ortak olarak birlikte yaşayabildiğini göstereceğini' savundu; süregiden genişlemenin AB'nin hem Hindistan ve Çin'in ekonomik meydan okumasıyla, hem de terörizm, suç ve iklim değişikliği gibi uluslararası sorunlarla başa çıkabilmesine yardımcı olacağını da ekledi, "Türkiye'nin coğrafi konumu, bu ülkeyi stratejik bakımdan hayati önemde kılıyor" dedi. Ne var ki bazen bu tür argümanlar doğru işitilmiyor. Konvansiyonel bir zeminde bakarsak, Türkiye'nin 150 yıldır Batı için en fazla önem taşıdığı dönem, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından önceydi, zira Rus yayılmacılığına karşı bir engel görevi görüyordu. Gerçekten de, AB liderleri geçen aralıkta müzakerelere başlama kararı alırken, stratejik kaygılardan ziyade, Ankara ile daha yakın ilişkiler yönünde 40 yıldır verilen sözleri tutmak içgüdüsüyle hareket ettiler. Türkiye'nin AB üyeliği, İslam dünyasının geri kalanıyla Avrupa arasındaki ilişkileri pekâlâ sanıldığı kadar da güçlendirmeyebilir. Zira Türkiye Arap değil, İsrail'e yakın ve laiklik ile imparatorluk geçmişinden dolayı Ortadoğu'nun büyük bölümüyle zorlu bir ilişkisi var. Yanı sıra Türk diplomatlar, Türkiye AB üyesi olamasa bile, yüzünün yine de Batı'ya dönük olacağını vurguluyor.  "Stratejik argümanı bugün ileri sürmek daha karmaşık, zira Türkiye'nin sınırında bir Kızılordu yok" sonucuna varıyor Rehn ve ekliyor: "Fakat, gerek Türkiye'deki siyasi gelişmeleri gerekse Avrupa ile İslam arasındaki ilişkileri göz önüne aldığımda, Türkiye'ye kapıyı kapatmanın sonuçlarını düşünmek dahi istemiyorum." Ancak bir düşünme biçimine göre, müzakereleri öngörüldüğü gibi başlatmak, başarısızlık riskini artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Türklerin tarihsel hasmı Habsburg'ların halef devleti Avusturya, 25 AB üyesi arasında müzakerelerin, üyeliğe somut bir alternatif olarak 'ortaklık' üzerinde durması gerektiğinde ısrar eden tek üye durumunda. Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik bir röportajında şunları söylüyor: "Aralık'tan bu yana Avrupa'da sergilenen yaklaşımlar ve yaşanan gelişmeler bizim bakış açımızı haklı çıkardı. Adımları teker teker atmalıyız ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Bunun, Türkiye'nin üyeliğine yönelik ilk referandumu AB'nin bu ülkeyi hazım kapasitesine dair bir teste çevirmekten daha dürüstçe olduğu kanısıydayım." Almanya'nın potansiyel Hıristiyan Demokrat başbakanı Angela Merkel de, başında bulunduğu koalisyonun bu ayki seçimlerde salt çoğunluğu elde edememesinden dolayı tartışmada güçlü biçimde söz alma imkânını yitirmiş olsa da, Türkiye ile AB arasında benzer bir 'imtiyazlı ortaklık' fikrini savunuyor. Türkiye ise bu tür önerileri tümüyle reddetti ve kendisi için sadece üyeliğin söz konusu olduğunu ortaya koydu. Bu ülkenin zaten AB ile gümrük birliği anlaşması var, AB'nin dış politika kararlarını bir rota mahiyetinde destekliyor ve bunun bir göstergesi olarak Bosna'daki AB askeri misyonuna asker katkısı sağlıyor. Fakat Plassnik iki tarafın birbirine yakınlaşması için hâlâ çok daha fazlasını yapabileceğini savunuyor. "Önerilen müzakere çerçevesine ve müzakereler sırasında tek tek üzerinde durmamız gereken 35 bölüme bir bakın" diyerek, 'malların serbest dolaşımından' 'hukuki ve temel haklara' uzanan bir listeye işaret ediyor Plassnik ve ekliyor: "Karşılıklı işbirliğinin temellenebileceği geniş bir konular zeminini bu maddeler kanıtlıyor." Diğer AB hükümetleri gelecek birkaç gün içinde Avusturya'nın itirazlarının üstesinden gelebilmeyi umuyor. Britanya bu itirazların, geçen aralıkta net şekilde ifade edilen taahhüdü dağıtacak ve müzakereleri başlamadan bitirecek nitelikte olduğunu savunuyor. Fakat ne olursa olsun, Türkiye'ye geçen yıl eski Sovyet blokundan gelip katılan ülkelerle aynı tür bir üyelik anlaşması önerilmesi pek mümkün görünmüyor.  Avrupa Komisyonu'nun önerdiği müzakere çerçevesi, emeğin serbest dolaşımı, AB sübvansiyonları ve tarım gibi konularda 'uzun geçiş dönemleri, derogasyonlar, özel düzenlemeler veya kalıcı kısıtlamalar' içeriyor. 'Bu zaten biraz imtiyazlı ortaklığa benzemiyor mu?' diye soruyor, Brüksel'deki büyükelçilerden biri ve Türkiye'nin görece sınırlı bir AB üyeliği elde etmesi halinde bile kendisini şanslı sayması gerektiğini belirtiyor. Avrupa'nın göçmen işçilerden duyduğu korku ve AB'nin halihazırda kendi içine dönmüş ruh hali, Ankara'nın üyelik sürecinin yarı yolda kesilebileceği veya (daha da tehlikelisi) yolun sonunda Avrupalı seçmenler tarafından reddedilebileceği anlamına geliyor. Böylesi müşkül bir dönemde Avrupalı liderler daha ileri gitmeye gönülsüz, fakat zorlu bir yılı AB'nin müzakerelere vaktinde başlama taahhüdünden çark etmeden geride bırakmış olmaktan da hoşnutlar. Fakat bir kez müzakereler başladığında ve Türkiye günün birinde AB'ye katılacaksa, her iki taraftaki siyasetçiler daha aktif bir rol oynamak zorunda kalacak. (28 Eylül 2005)  Daniel DombeyFinancial Times

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.