BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 23.12.2006 · 1 görüntülenme
Maraş katliamının üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen sömürgeci devlet bu katliamın hesabını vermediği gibi, halen katliam politikalarına devam etmekte ve yeni katliamları Türkiye Kürdistan’ının yanı sıra Güney Kürdistan’da da için hazırlık yapmaktadır. Maraş katliamı Türkiye ve Kürdistan’da bir dönüm noktası olup Ordunun iktidarını restore etmesinde kullandığı bir etap olması açısından çok önemlidir. Türkiye’de 1960’lı yıllardan başlayarak gelişen faşist ve radikal islamcı akımların taban bulduğu illerin sosyal ve demografik geçmişlerine bakıldığında ortak noktaları dikkat çekicidir. Bu hareketlerin en güçlü oldukları vilayetler ; Yozgat, Erzurum, Maraş, Konya, Kütahya, Sivas ve Karadeniz’in bazı vilayatleridir. Osmanlı döneminde bu bölgelerde müslümanlar ile Ermeniler ve Rumlar bir arada yaşamaktadır. Gerek Osmanlı’nın son dönemlerinde, gerekse de TC’nin ilk dönemlerinde gayri müslimler jenosid, katliamlar ve nüfus değişimine tabi tutulmuşlardır. Katledilen ve sürülen gayri müslimlerin mal varlıklarına bu bölgelerde yaşayan müslümanlar devlet onayıyla el koymuşlardır. Devlet bu zenginliklere müslümanların el koymaların teşvik etmiş, böylece devlet ile bu kesimler arasında kutsal bir ittifak oluşmuştur. Zira, bir gecede zengin olmanın yolu yüzyıllardır bu topraklarda zenginlikler yaratanların öldürülmesi ve/veya kovulmasıyla mümkündür. Yani bu zenginliklere el koyanlar suçlu ve kirli olup, Türk devleti gibi suçlarının üzerini örtmek istemekte bundan dolayıda kaderlerini sıkı sıkıya devlete bağlamışlardır. Dolayısıyla, haksız olarak elde edilen kazançlarının tartışılır hale gelmesini engellemek için siyasi olarak en uçtaki akımlara destek verilmektedir. Tabi-i ki bu akımların başında ya sev ya terk mantığının temsilcisi faşist akım en fazla tercih edilen kesim olmuştur. Bundan dolayı, yakın geçmişte gayri müslimlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde ; öldürülen ve/veya kovulan gayri müslimlerinin yerine müslüman göçmenlerin yerleştirildiği Yozgat, Erzurum, Maraş, Konya, Kütahya, Sivas ve Karadeniz’in bazı vilayatlerinde faşist akım ve islamcılar önemli ölçüde taban bulmuştur. Maraş bu bölgeler arasında özel bir yere sahiptir. Osmanlı döneminde, Maraş’ta bulunan konsolosluklar ve yabancı okullar bu bölgenin hassas durumunu açıklayan faktörlerdendir. Çünkü Kürdistan’ın en batı sınırları Maraş’tan başlamaktadır. Yani Maraş Kürdistan’nın kapısı konumundadır. Maraş’a Osmanlı’nın son dönemlerinde Kafkaslar, Balkanlar ve Göçer aşiretlerden Kürt olmayan sunniler yerleştirilmiştir. Diğer taraftan başta Zeytun olmak üzere bölgedeki Ermeniler katledilmiş ve/veya zorla göçertilmişlerdir. Sonuçta, bölgede öldürülen ve göçertilen ermenilerin mal varlıklarıyla zengin olanlar bölgedeki yaşlılarca halen bilinmekte ve tanınmaktadır. 1950’lere kadar otarşik bir yapı ve belirli dengeler içinde yaşandığından gayri müslimlerin zenginliklerine el koyanlar durumlarını konsolide etmişlerdir. 1946’da ilk defa yapılan çok patili seçimlerden sonra, 1950’de başlayan Demokrat Parti “iktidarı” döneminde başlayan açılım bu dengeleri değiştirmiş ve 1960’lı yıllarda bu değişim derinleşmeye başlamıştır.Bu açılım daha çok alevilerin lehine olmuş ve sürekli saklanmak zorunda kalan aleviler yaratılan zenginliklerden daha fazla pay almaya başlamıştır. Bunun sonucu, bazı aleviler şehirlerde açıkça ticari ve ekonomik faaliyetler geliştirmeye başlayarak, bu alanda sunnilerin egemenliklerini kismi de olsa tehdit etmeye başlamıştır. Alevilerin eğitime önem vermelerinden dolayı, eğitimli aleviler idari, ekonomik ve diğer alanlarda otorite olarak yaşama katılmaları, haksız kazanç elde etmiş kesimlerle devleti rahatsız etmiştir. Zaten bu kesimler için gelişen alevi potansiyeli kendilerine Ermenileri hatırlatmaktadır, bundan dolayıda aleviler gavur olarak nitelenmekte ve alevi öldürenin cennete gideceği ideolojisi işlenmektedir. Bu arada, haksız kazanç sahipleri, zenginliklerini korumak için belli kesimlerle ittifak arayışına girmişler ve yanlarında faşistleri bulmuşlardır. Sosyal ve ekonomik düzlemde bu gelişmeler olurken, siyasal boyutta ki gelişmeler sömürgecilerin uykularını kaçırtmaktadır. 1960’ların sonunda başlayan Kürt uyanışı Kürdistan’da ciddi bir taban bulmuştur. Zira, 1977 belediye seçimlerinde Ağrı ve Diyarbakır belediyeleri Kürdistani adaylar tarafından kazanılmış ve 1978’de Bayındırlık Bakanlığına getirilmiş olan Şerafettin ELÇİ ise Kürtlerin ve Kürdistan’nın lehine bazı uygalamalar yapmaya başlamıştır. Bunların yanı sıra, gelişen Kürdistani hareketler feodal ve yerel karakterleri aşan ve Kürdistan’ın genelinde örgütleneme politikaları geliştirmektedir. Sömürgeci rejimin başındaki güçler bu duruma radikal bir şekilde müdahale etme arayışı içindedir. Siyasi, ekonomik ve sosyal olarak büyük bir dönüşüm yaşayan Kürdistan’da durumu kontrol altına almak isteyen sömürgeci rejime Kürdistan sınırındaki bazı bölgelerin özel konumu orduya müdahale etmek için aranan olanakaları sunmaktadır. Bu anlamda Malatya ve Maraş’ın sosyo-ekonomik, etnik ve dini yapıları müdahale nedeni olacak çatışmalar yaratmak için elverişli ortamlardır. Zira, bu bölgelerde Kürt, Türk, Çerkez, Sunni, Aleviler vd. bir arada yaşamaktadır. Bu koşulları değerlendirmek için, 17 nisan 1978’de Malatya’nın AP’li belediye başkanı Hamit Fendoğlu’na Ankara’dan gönderilen bombalı bir paketin patlaması sonucu gelini ve torunları öldürülmüştür. Bunun sonucu, ülkücü faşistlerin yaptıkları saldırılarda 20 dolaylarında Alevi kürt Malatya’da katledilmiştir. Fakat Malatya’da Kürt hareketleri ve solun tahmin edilenden daha güçlü olması istenen düzeyde bir katliam yapılmasını ve ordunun müdahalesini engelemiştir. Ama bölgede gerginliği tırmandırarak kamplaşmayı daha radikal hale getirmiştir. Yine bu dönemde Pazarcık CHP ilçe başkanı Memiş Özdal’a gönderilen bombalı paketi Özdal açmayınca, paketi açan bir posta memuru ölürken, bir posta memuruda yaralanmıştır. Dolayısıyla, 1978 nisan ayında planlanan proje başarıya ulaşmaş, fakat bölgede gerginliği tırmadırmıştır. Kürdistan’a askeri bir müdahale yapmakta kararlı olan sömürgeci devlet daha kapsamlı bir hazırlığa girişmiştir. Bu başarısız girişimler sonucu, sömürgeci rejim Maraş şehir merkezi üzerinde yoğunlaşma kararı almıştır. Tabi-i ki Maraş’ın seçilmiş olması bir tesadüf değildir. Zira, Maraş bölgesi Osmanlı imparatorluğu döneminden beri Kürdistan’ın girişinde bir geçiş bölgesi niteliğinde olduğundan, sürekli gerileme içinde olan Osmanlı 19 yüzyılda merkez kaç güçlerinin etkinliklerini artırmaları sonucu bu bölgede güç kaybına uğramıştır. Egemenliğini tekrar tesis etmek isteyen Osmanlı, bölgeye Derviş Paşa komutasındaki Fıkra-i İslahiye adlı özel bir orduyu 1864’te göndermiştir. Osmanlı’ya karşı direnişin en uzun sürdüğü bölgeye İslahiye adı verilmiş olup Maraş’a 100 km dolaylarında uzaklıktadır. Bu hareket sonunda Maraş’ın Göksun, Andırın ile Elbistan’ın bazı kesimlerine başta Çerkezler olmak üzere Kafkasya’dan gelen göçmenler ile göçer yörükler yerleştirilmiştir. Bu iskan hareketinden Maraş şehir merkezi de nasibini almıştır. Devamında, 1915’te başlayan jenosit sırasında Ermeniler öldürülmüş ve/veya göçertilmiştir. Böylece, bölgedeki nüfus dengesi Kürtler, Ermeniler, Aleviler ile Hiristiyanlar aleyhine Türklüğe kolayca asimile edilebilecek sunni göçmenler lehine düzenlenmiştir.1916 yılında Maraş milli eğitim müdürünün verdiği bilgilere göre Maraş’ın nüfusu 32 700 olup bunun 24 200 müslüman 8 500 ise hiristiyandır. Yani nüfun % 25’i Ermeni geriye kalanı ise müslümandır. Ermeniler Zeytun bölgesinde yoğunlaşırken, Kürt olmayan sunniler şehirlerde Alevi Kürtler ise köylerde yaşamaktadır. Bu denge Ermeni jenosidi sonucunda Müslümanlar lehine bozulmuş ve Ermenilere ait zenginlikler çoğunlukla sünni Osmanlı iktidarının doğal bağlaşıkları olan şehirlerdeki sunni ve Kürt olmayan kesimlerce el konulmuştur. Osmanlı imparatorluğunun yerine kurulan sömürgeci TC ; Ermenilerden arındırılmış ve jenosidin yarattığı etkiyle esas olarak köylerde devlete boyun eğmiş alevi ve sunni Kürtler yaşarken, şehirlerde ve Maraş merkez ve Elbistan’ın bazı köyleriyle Göksun ve Andırın ile bu ilçelerin kırsal kesimlerinde ise kürt olmayan sunniler yaşamakyadır. Ekonomik yaşamı kontrol eden bu kesim, genellikle Ermenilerin mal varlıklarına el koyarak zenginleşmiştir. Bu son kesim varlığını ve zenginliğini devlete borçlu olduğu için devletin bölgede dayandığı bir güç konumundadır. Bu denge durumu 1950’ye kadar olan tek perti döneminde devletin hakimiyetini iyice pekiştirmesiyle geçmiştir. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, yerleşik ittifaklar dışında arayışlara girdiğinden ve esas olarak tarımsal bir toplumda tarımda verimliliği artıran politikalar uygalamıştır. Bu anlamda, tarım yapılamayan sazlık alanların tarıma açılması, barajların sulu tarıma olanak sağlaması ve tarımda mekenizasyon Alevi Kürtlerin gelirini arttırmış ve Alevi Kürtlerin şehirlerde daha fazla söz sahibi olmalarına olanak sağlamıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda daha çok Adana, İstanbul ve Ankara’ya yerleşen Maraş vilayetindeki Alevi Kürtler, 1970’lerde Maraş merkezde belirli mahallerde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu anlamda, Maraş merkezdeki tartışılmasız sunni üstünlüğünün Alevi Kürtlerin bölgenin genelindeki sayısal üstünlüğü dikkate alındığında, tehlikeye girdiği görülmektedir. Bu dinamik alevi Kürtlerin sol ve Kürdistani siyasi hareketlerle girdikleri siyasal ilişkilerle birleştiğinde sömürgeci rejim için tehlike dahada ciddi bir hale gelmektedir. Zira 1920’lerde Mustafa Kemal döneminde Kütlerin asimilasyonu için geliştirilen T planına göre Maraş bölgesi orta dönemde tarafsızlaştırılarak Türklüğe kazandırılabilecek bir bölgedir. Ama yukarıda açıklan gelişmeler devletin bu planının başarıya ulaşmasını tartışmalı hale getirmiştir. Kürdistan’ın kapısı olan bu bölgenin kaybı sömürgeci rejimi Kürdistan genelinde zayıflatacak sonuçlara yol açabilecektir.Zaten, 1960’lı yıllarda başlayan Kürt ulusal hareketlerindeki canlanma 1970’lerde yaygınlaşarak derinleşmeye başlamıştır. Bu gelişmeleri durdurarak sömürgeci devlet lehine değiştirmek amacındaki ordu sanayi kompleksinin müdahale etmek için bazı gerekçeler yaratması gerekmektedir. Bundan dolayı, Malatya ve Pazarcık olaylarında amaçlanan sonuç elde edilemeyince Maraş yeni eylem alanı olarak belirlenmiştir. Ecevit’in Başbakan olduğu bu dönemde, bu katliamı yapan MHP’liler hazırlıkları açıktan yapmalarına rağmen devlet güçleri hiç bir önlem almayarak Alevi Kürtlerin katliaminı pasif olarak desteklemiştir. Çünkü bu katliamdan sonra, 12 eylül darbesini yapan Kenan Evren ve Ecevit İstanbul, Ankara ve Adana’nın yanı sıra Kürdistan’ın Maraş, Elazığ, Bingöl, Erzurum, Erzincan, Antep, Kars, Malatya, Sivas ve Urfa’da resmi olmak üzere Kürdistan’ın diğer illerinde fiili olarak sıkıyönetim uygulaması başlatılarak Kürdistani hareketlerin gelişimlerinin engellenmesi için askeri önlemler alınmıştır. Böylece 12 Eylül hareketinden 21 ay önce Kürdistan’nın idaresi fiili olarak orduya devr edilmiş olup, bu durum 28 yıldır kesintisiz olarak sürmektedir.Sömürgeci TC rejimi Kürdistan’daki egemenliğini sürdürmek için her türlü politikayı uygulamakta ve Kürtleri katl etmekte hiç bir sakınca görmediği açıktır. Bu anlamda Maraş olayları bir dönüm noktası olup 28 yıldır kesintisiz olarak süren vahşi katliam politikalarının başlangıcını teşkil etmektedir. Bu katliam yalnızca alevi Kürtlere yönelik olmayıp Kürdistan’ı hedeflemiştir. Devlet Kürdistanı sömürge statüsünde tutmak için Kürtleri alevi ve sunni ayırımı yapmadan katl etmektedir. Devlet ayırım yapmadan katliam yaparken, Kürtlerde devlete karşı alevi ve sunni olarak bölünmeden bir araya gelerek mücadele etmelidir. Maraş katliamının 28 inci yılında sömürgeci rejimin gerçek karakteri bilince çıkartılarak birlik politikarı hayata geçirilerek sömürgeci devlet geriletilebilir. Bundan dolayıda, Kürtler birlikte mücadele etmek için politika geliştirerek uygulamalı ve Kürdistan’ın kurtuluşu yakınlaştırmalıdır.Ahmet ALİM Fransa, 22 aralık 2006
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.